Toplam Dokuz Rekatlık Bir Gece Namazının Kılınışı
TEHECCÜD ‘ÜN ANLAMI
“Geceleyin de, sana özgü bir nafile olmak üzere teheccüde kalk ki Rabb’in seni Makam-ı Mahmud’a eriştirsin.” (İsra, 17/79)
“Teheccüd”, gecenin bir bölümünde uykuyu bölüp ibadete kalkmak anlamındadır. “Gece Namazı” da bu kalkışta ikame edilen namazdır. Teheccüd ile gece namazı birbirinden ayrı şeyler değildir.
Hadis mecmualarına ve İlmihal kitaplarına göre, gece ibadeti, gece namazından ibarettir; gecenin ilerlemiş saatlerinde, uyumadan önce veya bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınan bir namazdır.1 Bu kaynaklara göre Peygamber Efendimiz, yatsı namazını kıldıktan sonra, vitri kılmaz, bir süre uyurdu. Sonra uyanır dört ya da sekiz rekât namaz kılar, Kur’an okur, zikir, tefekkür ve tesbihten sonra sabaha, diğer bir ifadeyle imsake yakın bir vakitte vitri, ardından da sabah namazının sünnetini kılar, mescide giderdi…2
Beş vakit namaz mükellef her mümine, teheccüd namazı ise, sadece Resûlullah’a farzdır. Müminler de nafile olarak teheccüd namazı kılarlar. Çünkü Resulüllah’a (s.a.v.) “Farz namazlardan sonra hangi namazın daha faziletli olduğu sorulduğu zaman, “Gece namazıdır” buyurdu.3
A . TEHECCÜD İLE İLGİLİ AYETLER
Birinci Ayet
يَاۤأَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ ﴿١﴾ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً ﴿٢﴾ نِصْفَهُۤ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً ﴿٣﴾ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً ﴿٤﴾ إِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلاً ثَقِيلاً ﴿٥﴾ إِنَّ نَاشِئَةَ اللَّيْلِ هِيَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلاً ﴿٦﴾ إِنَّ لَكَ فِي النَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلاً ﴿٧﴾ وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلاً ﴿٨﴾ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لاَۤ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلاً ﴿٩﴾
“Ey örtüye bürünen! Az bir kısmı hariç, geceleyin kalk… Yarısında veya yarısından biraz önce yahut yarısını biraz geçe kalk ve Kur’an’ı ağır ağır, düşünerek oku. Kuşkusuz, Biz sana ağır bir söz vahy edeceğiz... Muhakkak ki gece bir süre uyuyup uyandıktan sonraki kalkış, evet o dem son derece etkileyici, sözü sağlam anlamaya daha elverişlidir. Çünkü gündüzün senin çok uzun süren bir meşguliyetin olacaktır. Rabb’inin adını zikret, O’na tamamen ve gönülden yönel. O, doğunun da batının da Rabb’idir; O’ndan başka tanrı yoktur, o hâlde O’nu kendine vekil edin.”4
İkinci Ayet
إِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ أَنَّكَ تَقُومُ أَدْنَى مِنْ ثُلُثَيِ اللَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاۤئِفَةٌ مِنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللَّهُ يُقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ أَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ عَلِمَ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضَى وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي اْلأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَآخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلوٰةَ وَآتُوا الزَّكوٰةَ وَأَقْرِضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا ِلأَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللَّهِ هُوَ خَيْرًا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ ﴿٢٠﴾
”Kuşkusuz Rabb’in, senin ve seninle birlikte hareket eden bir topluluğun5 gecenin üçte ikisine yakın bir zamanda, yarısında ve üçte birinde ibadet için kalktığınızı görmektedir... Gece ve gündüzü takdir eden yalnız Allah’tır. O sizin, onu tam olarak hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi hoş görüp tövbenizi kabul etmiştir. Kur’an’dan size kolay olanı (sizi yormayacak kadar) okuyun. Zira Allah biliyor ki gelecekte aranızda hastalar olacaktır; Allah’ın lütfundan rızkını aramak için yola çıkacaklar ve Allah yolunda savaşacak daha başka kimseler bulunacaktır. O hâlde, gece kalktığınızda Kur’an’dan size kolay olanı (sizi yormayacak kadar) okuyun, namazı ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a güzel güzel borçlar sunun. Hayatta kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, Allah’ın katında onu bir mükâfat olarak daha iyi ve daha büyük bulursunuz. Allah’tan bağışlanmanızı dileyin; muhakkak ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”6
Üçüncü Ayet
وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَكَ عَسَىۤ أَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا ﴿٧٩﴾ “Geceleyin de, sana özgü bir nafile olmak üzere teheccüde kalk ki, Rabb’in seni Makam-ı Mahmud’a eriştirir.” (İsra, 17/79)
Dördüncü Ayet
لَيْسُوا سَوَاۤءً مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَاۤئِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللَّهِ آنَاۤءَ اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ ﴿١١٣﴾ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُولَۤئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ ﴿١١٤﴾ وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ ﴿١١٥﴾
“Onların hepsi bir değildir;7 Ehl-i Kitap içerisinde istikamet sahibi dipdiri bir topluluk vardır; onlar gecenin ilerlemiş saatlerinde kalkar; Allah’ın ayetlerini okur ve sürekli secde ederler; Onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder; iyiliği emredip kötülüğe mani olur ve hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte bunlar da salihler zümresindendirler. Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız kalmayacaktır. Zira Allah kendisine karşı gelmekten titizlikle sakınan gerçek müminleri çok iyi bilmektedir.” (Al-i İmran, 3/113-115)
Beşinci Ayet
أَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ آنَاۤءَ اللَّيْلِ سَاجِدًا وَقَاۤئِمًا يَحْذَرُ اْلآخِرَةَ وَيَرْجُو رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا اْلأَلْبَابِ ﴿٩﴾
“Hiç, gecenin bir vaktinde kalkan, ahiretten sakınıp Rabb’inin rahmetini umarak secde ve kıyam hâlinde huşû ile ibadet eden bir kimse inkâr eden gibi olur mu? De ki: “Bilenlerle bilmeyenler bir midir?” Ancak akıl sahipleri düşünürler.” (Zümer, 39/9)
Altıncı Ayet
إِنَّمَا يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا الَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِهَا خَرُّوا سُجَّدًا وَسَبَّحُوا بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَهُمْ لاَ يَسْتَكْبِرُونَ ﴿١٥﴾ تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ﴿١٦﴾ فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَاۤ أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاۤءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿١٧﴾
”Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanan, asla büyüklenmeksizin Rab’lerini hamd ile tesbih eden kimseler iman ederler.8 Onların yanları geceleri yataktan uzaklaşır, korku ve ümit arasında Rab’lerine dua ederler ve rızıklandırdığımız şeylerden de Allah yolunda harcarlar. Onların bu yaptıklarına karşılık gözlerini aydın edecek nasıl bir mükâfatın saklandığını kimse bilmez!” (Secde, 32/15-17)
Ayetlerin Anlam Dokusu /Yorumu
Hz. Peygamber’in peygamber gönderilişinin ilk yıllarında indirilen bu ayetlerden birincisinde, Resûlüllah’a (s.a.v.) gecenin bir bölümünde kalkması ve tertil ile Kur’an okuması emredilmiştir. Çünkü Allah Resulü’nün, pasajlar halinde kalbine /hafızasına indirilen her bölümü, günün belli bir saatinde tertil ile ağır ağır okuması, anladığını özümsemesi, anlamını düşünmesi, tefekkür ve tezekkür etmesi ve vahyin gereğini yerine getirmesi icap etmektedir. Gerçi indirilen her pasajın, vahiy anında, Cibril’in okumasıyla birlikte Resulüllah’ın kalbine Allah tarafından kendi lisanı ile lafız, nazım, mana ve beyan olarak nakşedilmekte, söylenenler idrak ettirilmekte ve bir daha unutmamacasına belleğine kaydedilmekte idi.9 Ayrıca istediği zaman Allah tarafından kendisine okutturulacağı da vaat edilmişti.10 Buna rağmen Resulün, yine de kendisine idrak ettirilen bu ayetleri özel bir gayret ile ağır ağır okuyup içselleştirmesi, Kur’an ile yoğun bir biçimde meşgul olması kendisi için elzem görülmüştü… Belki de, Müzzemmil suresinin ilk (19 ayet) pasajının indirilmesinden sonra böyle bir okumayı, adet haline getirip gündüzün indirilen her pasajı, o günün gecesinde, bir de kendisi tertil ile okuyup bilgi, bilinç ve güç kazanması istenmiş de olabilir... Zira ona, bugünden sonra oldukça ağır sözler vahy edilecektir... Mesela bazı ayetleri insanlara tebliğ etmek kendisine ağır gelebilecektir… Bu ayetleri duydukları zaman bir takım müşrikler öfkelenecekler, Allah’ın ayetlerine karşı çıkacaklar, Peygamberi sapkınlıkla, azıtmakla, yolunu şaşırmış olmakla, hatta delilikle suçlayacaklardır… Şahsına ve okuduğu Kur’an’a yakışmayan ifadelerle hakaret edip savaş açacaklardır… Bu yüzden Nebi’nin, gündüzün işleri oldukça yoğun ve sıkıntılı olacak; hatta tebliğin güçlüğü sebebiyle kendisini zor durumlara sokacak, moralini bozacak, zihnini allak bullak edecek nitelikte olaylarla dolu geçecektir… O nedenle Allah Resulünün, gündüzün, indirilen her pasajı, hakkını vererek ve tertil ile okuması pek mümkün olmayacaktır. Ama geceleri belli bir süre uyuduktan sonra kalkıp maksadına uygun bir biçimde Kur’an okuması mümkündür. Bu okuma ile hem Rabb’ine kulluk için özel bir vakit ayırmış olması hem Allan’ın kelamını, ağır ağır; düşünerek, özümseyerek okuması hem de gündüzün mücadeleleri için okuduğu ayetlerden bir nevi enerji depolaması, moral kazanması, Rabb’inin öğüt ve yol göstermelerine kulak vermesi… gibi amaçlar da gözetilmiş olabilir. Herkes bilir ki, böyle bir okuma, yani Kur’an ile tam bir ülfet kurup özümseyerek okumanın en uygun vakti gecedir. Zira geceler, genelde sessizdir. İstisnaları hariç tüm canlılar uykudadır. Hatta Kur’an’ın ve Peygamber’in düşmanları bile… Vücut gündüzün yorgunluğunu üzerinden atmış, uyku sebebiyle de dingindir… Zihinler ise arı, duru ve anlayışa hazır vaziyettedirler. O sebeple, ey Habibim, gecenin herhangi bir kısmında kalk ve tertil ile ağır ağır Kur’an oku!
Gece kalkmasının belli bir saati yoktur. Beş vakit namaz gibi, gecenin tam şu saatinde kalkacaksın, şeklinde başı ve sonu belirlenmiş bir zaman dilimi söz konusu değildir. Cenab-ı Allah müminlere merhamet ederek böyle bir vakit tayin etmemiştir. Çünkü uyku sebebiyle o vakti kaçırma ihtimali oldukça büyüktür... O halde belli bir süre uyuyup dinlendikten sonra kalkmak maksadı gerçekleştirmek için yeterlidir. Bu, gecenin yarısından sonra veya biraz önce veya üçte ikisinden sonra yahut sabaha bir saat, hatta yarım saat kala da olabilir… Bu da yüce Allah’ın, gözü ve gönlü uyanık olan mümin kullarına bir lütfu ve esirgemesidir…
Gece kalkıldığında, ayette, yapılması açıkça emredilen iş ise, Kur’an okumaktır. Az önce de açıklandığı gibi “tertil ile”, yani indiriliş amacına ve şekline uygun olarak; acele etmeden, ağır ağır; dura dura ve idrak bakımından her lafzın ve kelamın hakkını vererek, maksat ve ahkâmını kavrayarak okumak... Gece kalktığında, Allah’ın Resulüne emri budur. Reslüllah (s.a.v) da bu emri yerine getirmiştir. Hatta yalnız Hz. Peygamber değil, bir kısım sahabîlerin de onunla birlikte kalkıp Kur’an okudukları Müzzemmil suresinin daha sonra indirilen yirminci ayetinde açıkça ifade edilmiştir.
Yüce Allah bu son ayette, müminlerin zafiyetlerini ve ileride karşılaşabilecekleri rızık için sefer, savaş ve hastalık gibi mecburî ve geçici durumlarını göz önünde bulundurarak bu okumanın hafif tutulmasını tavsiye etmiştir. Hem de aynı ayette iki defa “Kur’an’dan size kolay geleni okuyun!” buyurmuştur. Bu da gösteriyor ki, gece kalkmanın asıl amacı, “tertil ile Kur’an okumak”tır. Resulüllah (s.a.v.) da, onunla birlikte kalkan müminler de öyle yapmışlardır…
“Kur’an’dan size kolay geleni okuyun!” sözünden maksat, namaz sureleri olarak bilinen surelerin veya benzeri kısa surelerin okunmasıdır, denildiği gibi, lafzı müteşâbih olup telaffuzu güç olan ayetleri değil, kolay okuyabileceğiniz ayet ve sureleri okuyun, anlamında olduğu söylenmiştir.
Kanaatimizce bu tavsiye, kolayınıza gelen ayet ve sureleri okuyun, anlamında değildir. Çünkü Kur’an’da kolay ya da zor ayet diye bir şey yoktur. Kur’an’ın tamamı okunmak, anlaşılmak ve gereği yerine getirilmek üzere indirilmişlerdir. “And olsun ki biz Kur’an’ı, öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık, düşünüp de öğüt alan var mıdır?”11 ayeti aynı surede dört defa tekrarlanmaktadır… “Bizim, bu Kur’an’ı senin lisanınla kolaylaştırmamız, sırf onunla muttakîleri müjdelemen ve düşmanlıkta ileri giden bir topluluğu da uyarman içindir.”12 ayetleri de Kur’an’ın tilaveti, anlaşılması ve özümsenmesi kolaylaştırılmış bir kitap olduğunu söylemektedirler. Kaldı ki, “Kur’an’ın okunması zor denilen ayetleri okunmayacak mı?” diye de bir soru sorulabilir…
Bizce “Kur’an’dan size kolay geleni okuyun!” mealinde iki defa tekrarlanan bu ayetlerde söylenmek istenen, emredilen okumanın niteliği sebebiyle niceliğidir. Burada emredilen, bu gün yapıldığı gibi, anlamadan, sadece ayetlerin lafzını tilavet ederek okumak değildir. Zira Resulüllah (s.a.v.) ve sahabenin, kendi dilleri ile indirilmekte olan Kur’anı anlamadan okumaları asla söz konusu edilemez. O halde onlardan istenen, ağır ağır okumak, inceden inceye düşünmek ve murat manayı özümsemektir. Eğer bizler için Resulüllah’ı ve Ashabını örnek edinme durumu söz konusu ise, bizim de onlar gibi anlamanın ötesinde, okuduğumuz ayetleri tedebbür ve tefekkür ile; günümüz şartlarında mana ve maksadını düşünerek içselleştirerek okumamız şarttır. Sırf lafzı tilavet edilerek bir gecede bir ya da birkaç cüz okunsa veya Kur’an’ın tamamı hatmedilse, yine de bu ayetlerde emredilen okuma gerçekleştirilmiş olmaz ve onun yerine geçmez. İşte bu sebeple ayetlerde kast edilen “kolay ayetleri” değil, “sizi yormayacak kadar okuyun” anlamı, metnin bağlamına daha uygun düşmektedir. Çünkü Peygamber Efendimizin: “Kalpleriniz Kur’an ile ülfet ettiği sürece okuyun; ülfetiniz kesildiği an, okumayı bırakıp kalkın.”13 tavsiyesi de buna işaret sayılır. Zira Kur’an’ı tertil ile okumak, insanın gözünü de, zihnini de bedenini de yorar…
Müzzemmil Suresindeki ayetlerden sonra indirilen teheccüd, yani “Geceleyin de, sana özgü bir nafile olmak üzere teheccüde kalk…” ayetine gelince.
Teheccüd, ‘hcd’ kökündendir. Bu kelime, zıt anlamlı /ezdad kelimelerdendir; hem uyumak hem de uykudan uyanmak anlamındadır. Uyanıp geceyi Kur’an okuyarak veya namaz kılarak geçirmek demektir. Kelimenin bu etimolojik yönü, uyumadan önce değil, gece bir süre uyuduktan sonra uyanıp ibadet etmenin esas olduğuna işaret sayılabilir. O hâlde denilebilir ki, Peygamber Efendimize emredilen “teheccüd” ile sonradan kavramlaşıp âdet haline getirilen “gece namazı” aynı anlamdadır, fakat emredilen başka yapılanlarise daha başkadır!
Hicretten, yaklaşık bir buçuk yıl önce indirildiği kabul edilen İsra suresinin 79. Ayetinde yüce Allah, “Geceleyin, sana özgü bir nafile olmak üzere teheccüde kalk ki Rabb’in seni Makam-ı Mahmud’a eriştirsin.” buyurmuştur.
Bu ayetten anlaşılıyor ki, teheccüd nafile bir namazdır ve yalnız Resulüllah’a (s.a.v.) emredilmiştir. Hedefi ise, Resulüllah’ın bu vesile ile “Makam-ı Mahmud”a eriştirilmesidir. Bu ayetten anlaşılması gereken diğer bir mana ise, teheccüd’ün, nafile de olsa diğer müminlere emredilmemiş olmasıdır.
Denilmiştir ki, günde beş vakit namaz farz kılındıktan sonra, Müzzemmil suresinin yirminci ayetinde emredilen gece kalkması/teheccüd, Resulüllah’dan değil, sadece diğer müminlerden kaldırılmıştır. Diğer bir ifade ile teheccüd, “Makam-ı Mahmud”a yükselebilmesi için sırf Allah’ın Resulü’ne farz kılınmıştır. Fakat bu serbestliğe rağmen, Müminler de, Resulüllah’ın şereflendirmiş olduğu Asr-ı Saadetlerinden beri nafile olarak teheccüde kalkmışlar ve kalmaktadırlar... Zira Allah Resulü’nün (s.a.v.) farz namazlardan sonra en faziletli namazın “Gece namazı” olduğunu söylemesi müminleri buna teşvik etmiştir.14
Dördüncü ayette “…Geceleri gerçek müminlerin yanları yataktan uzaklaşır, korku ve ümit arasında Rab’lerine dua ederler…”15 denilmiştir. Bu ayet, isteyen müminlerin, iman ve takvada mesafe kat edebilmeleri; hatta geceyi uyku ile geçirenlerden ayrılıp, Rablerine dua ve niyaz ile değerlendirenler sınıfına dâhil olabilmeleri için gece kalkmaları gerektiğine işaret sayılabilir.
Ayrıca Kur’an’da, gece kalkıp Allah’ın ayetlerini okuyan, namaz kılan, tesbih çeken, zikir eden ve bilhassa seher vakitlerinde Allah’a yalvararak dua eden müminler hep övülmüşlerdir… Yüce Allah, uyanıp ibadet edenlerle geceyi uyku ile geçirenleri bir tutmayacağını da söylemiştir… Bunlar da bilgi, bilinç ve takva sahibi müminler için gece ibadetinin vazgeçilemez bir değer olduğunun delillerindendir.
Yukarıda açıkça naklettiğimiz, bir kısmına işaret ettiğimiz ayetlerin haricinde daha birçok ayete bakılırsa, müminler, gecenin tamamını Kur’an okumaya hasretmeyip diğer ibadet çeşitlerine de yer verebilirler. Mesela Allah’ın “Sabah akşam Rabb’inin adını an, gecenin bir kısmında O’na secde et ve uzun bir kısmında da O’nu tesbih et!”16 ayeti Hz. Peygamber’in bile, tertil ile Kur’an okumaktan başka gece namazı, tesbih ve zikir ile de emrolunduğunu gösterir. Nitekim Buhari’nin, naklettiği uzun bir hadiste Hz. Peygamber’in halası Meymune şöyle anlatmıştır: Resulüllah (s.a.v.) bir geceyi benim evimde geçirdi. Allah’ın Resulü, gecenin yarısında veya ona yakın bir vaktinde uyandı, Âl-i İmran suresinden on ayet okudu, sonra da kalkıp güzelce abdest aldı iki rekât, iki rekât, iki rekât, iki rekât, iki rekât, iki rekât (toplam 12 rekât) namaz kıldı; ardından bir rekât daha kıldı ve yan üstü yattı... Müezzin ezan okuyunca kalktı iki rekât daha kıldı ve mescide gidip sabah namazını kıldırdı…17
Bu durumda denilebilir ki, teheccüd’den asıl maksat, tertil ile Kur’an okumaktır. Gece kalkıldığında mutlaka bir miktar Kur’an okunmalıdır. Hz. Meymune’nin “Âl-i İmran suresinden on ayet okudu…” sözü, nitelikli bir biçimde okunacak ayetin miktarı hakkında da bize bir fikir verebilir… Sonra da namaz, tesbih, zikir ve dua ile gece değerlendirilebilir.
Kur’an’ı ezberden veya yüzüne okuyamayanlar, Türkçe yazılmış tefsirler vasıtasıyla da “Tertil ile Kur’an oku!” emrini gerçekleştirebilirler.18 Bu hususta meallerin yeterli olabileceğini sanmıyorum, ama başka çare yoksa mealler de okunabilir… Türkçe okuma imkânı da olmayanlar ise, namazda okudukları ayetlerle yetinip tesbih, zikir ve dua ile gece ibadetlerini yaparlar…
B. Resulüllah’ın (s.a.v.) Gece Namazları
Buhari’de ve diğer kaynaklarda nakledilen muhtelif hadislere göre, Peygamber Efendimiz gece namazını ikişer rekât olarak kılar19 ve her iki rekâtta bir selam verirdi. Eğer gece namazını sona erdirmek isterse, bir rekât daha kılar, yan üstü yatardı... Müezzinin ezan okumasıyla birlikte kalkar iki rekât daha kılar, mescide gider, orada sabah namazını kıldırırdı.20 Hadisteki “yan üstü yatardı,” sözü, uyurdu… anlamına gelmemelidir! Zira “Biz peygamberlerin gözleri uyusa bile, kalp gözleri uyanıktır,” hadisi buna delildir. Belki de o anda okuduklarını tefekkür ediyor olabilir!
Hz. Aişe demiştir ki, Resulüllah (s.a.v.) her gece vitri seher/imsak vaktinde kılardı.21 Ve buyurmuştur ki, şayet sabah’ın /imsak vaktinin girmiş olacağından korkarsanız tek rekât kılarsınız.22
Yine Hz. Aişe’den nakledildiğine göre Resulüllah (s.a.v.) gece namazlarında rukû ve secdeleri uzatırdı.23 Kıyamda, bazen ayakları şişecek kadar dururdu…24 Oysa Resulüllah, gündüz kılınan namazların hafif tutulmasını tavsiye etmiştir.
Enes’e (r.a.), “Resulüllah (s.a.v.) kunut dualarını Rükûdan önce mi okurdu, yoksa rukudan doğrulduktan sonra mı?” diye sorulduğunda, “Resulüllah kunut dualarını Rükûdan önce de okurdu Rükûdan sonra da okurdu” cevabını vermiştir…25 Belki de bu rivayet sebebiyle Hanefi Mezhebine göre, vitirde kunut duaları üçüncü rekâtın sonunda, Rükûa varmadan önce okunur; Şafi Mezhebinde ise, kunut duaları Rükûdan doğrulduktan sonra okunmalıdır.
Hz. Peygamberin gece namazını kaç rekât kıldığı konusu da ihtilaflıdır. Yedi, dokuz, on bir ve on üç rekât kıldığı Buhari’de nakledilmektedir.26 Bu da, gece namazının, sonuncusu tek rekât olmak şartıyla, kaç rekât kılınacağı şahsın arzusuna, belki de vakte bağlı olduğunu gösterir. Doğal olarak, şahsın uyku ihtiyacı, günün yorgunluğu, sağlık durumu, işçi ve memurların işe ve mesaiye yetişme endişeleri gibi mecburi ve arızî halleri de dikkate alınmalıdır.
Bu hadislerden anlaşılıyor ki, Resulüllah (s.a.v.), vitri hiçbir zaman yatmadan önce ve yatsı namazının peşinden kılmamıştır. Hep uyuyup uyandıktan sonra; özellikle de sabaha en yakın vakitte ve en son namaz olarak kılmıştır. Özellikle teheccüde kalkanların dikkatlerine arz olunur!
********
C. GÜNÜMÜZDE TEHECCÜD VE İBADETLERİ
Hiç şüphe yok ki, ülkemizde, kendisini yetişkin hissedip gerekli gören pek çok Müslüman gecelerini hep uyku ile geçirmemektedir. Bunlardan her biri ya bir tarikata bağlı olarak veya birbirlerini teşvik ederek yahut da kendiliğinden gecenin bir bölümünde kalkıp ibadetle geçirmektedir. Yüce Mevla, elbette halis niyetleri ve yapılan salih işleri asla zayi etmeyecektir. Her birisi hak ettikleri takdire nail olacaklardır.
Bir ihtiyaca binaen yukarıda nakletmeye çalıştığımız ayetler ve anlayış çerçevesinde bir gece ibadeti biçimi tanzim ettim. Bunu da ihtiyaç duyan kardeşlerimle paylaşmak istedim. Onun için yaklaşık beş yıldan beri uygulama esnasında uygun bulduğum ibadet çeşitlerini ve şekillerini izahlarıyla birlikte aşağıya çıkarttım. Birilerine faydalı olabilirsem, hiç şüphesiz kendimi bahtiyar addedeceğim. Bize göre bir gece ibadetinde şunlar bulunabilir:
1. Tertil İle Kur’an Okumak
“…Kur’an’ı tertil ile /ağır ağır, düşünerek oku. Kuşkusuz, Biz sana ağır bir söz vahy edeceğiz.27 Muhakkak ki gece bir süre uyuyup uyandıktan sonraki kalkış, evet o dem son derece etkileyici, sözü sağlam anlamaya daha elverişlidir. Çünkü gündüzün senin çok uzun süren bir meşguliyetin olacaktır…” (Bkz. Müzzemmil, 74/1-9)
Teheccüde kalkan kimsenin öncelikle yapması gereken ibadet, ayette tavsif edildiği şekilde tertil ile Kur’an okumaktır. ’Tertil’, ipe dizmek, sıralamak; bilhassa inciyi, estetik bir görünüm içerisinde ipliğe dizmek; sözü en güzel bir üslup ile söylemek; Kur’an’ı, acele etmeden, tane tane anlayarak, içine sindire sindire özümseyerek okumak gibi manalara gelmektedir. Kur’an hakkında tertil ise, indirilen her pasajı, acele etmeden, harf, kelime, terkip ve cümleleri, teker teker tanıyarak, manalarını düşünerek; her ayetin, siyak ve sibakı içerisindeki özgün manasını anlayıp maksad-ı İlâhî’yi kavrayarak okumak demektir. Zaten Kur’an’ın, yaklaşık 23 yılda, bölüm bölüm indirilmesindeki amaç da bu okuyuş biçimini gerçekleştirmekti: “Biz onu, okuma parçaları olarak, insanlara dura dura okuyasın diye pasajlara ayırdık ve bölüm bölüm indirdik…”28
"Bu mübarek bir kitaptır. Onu sana, ayetlerini inceden inceye düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik."29
Sahabiler, bu ve benzeri ayetlerin teşvik ve uyarısı ile okuduklarını kavrar, beyan ettiği hakikatleri tasdik eder ve içlerine sindire sindire; anlatılanların manevi iklimini yaşayarak Kur'an'ı tilavet ederlerdi. Ayetlerde asıl muhatabın kendileri olduğunu düşünür, hitapları, sorulan sualleri kendilerine sorulmuş kabul ederek, onlara uygun cevaplar verirler; ikazları nefislerinde duyar, derhal kendilerine çekidüzen verirlerdi.30
Sahabilerin Kur'an karşısındaki bu tavırlarını yansıtan bir ifadesinde Abdullah b. Mes'ud (r.a.) demiştir ki: "Biz, Kur'an'ı on ayet on ayet öğrenirdik. Her on ayeti öğrenmedikçe, muhtevasını anlamadıkça ve hayatla ilgili yönü varsa, uygulamadıkça Resûlü’llah'a gelip yeni bir on ayet almazdık. Biz, ayetlerdeki ilmi ve ameli bir arada yapardık"31
Aynı söz Übey b. Ka'b (r.a.)'den de rivayet edilmiştir: "Biz, Kur'an'ı on ayet on ayet öğrendik. Her on ayeti ezberlemedikçe, muhtevasını anlamadıkça ve hayatla ilgili yönünü uygulamadıkça Resûlü’llah'a gelip yeni bir on ayet almazdık. Biz, ayetlerdeki ilmi ve ameli birlikte yapardık."32
Kurtubî'nin Ebu Amr ed-Danî'den naklettiği bir ifadeye göre İbn Mes'ud (r.a.) demiştir ki, Resûlü’llah (s.a.v.) bize Kur'an'ı on ayet on ayet öğretir; ilim ile ameli birlikte öğrenmedikçe yeni ayet öğretmezdi. Biz de her on ayetin helalini helal, haramını haram kabul eder; emrini buyruk, nehyini ise yerine getirilmesi gereken görev bilirdik...33
Hz. Osman (r.a.) da Kur'an'ı nasıl öğrendiğini şöyle ifade etmiştir: "Ben Kur'an'ı Allah'ın Nebisi'nden beş ayet beş ayet öğrendim. Aldığım her beş ayetin manasını anlar ve hayatla ilgili yönünü yaşadıktan sonra gelir tekrar beş ayet daha alırdım. Aksi hâlde yeni bir ayet almazdım,"34
İbn Mesud’un (r.a.) şu sözü de çok manidardır: "Bize, Kur'an'ın lafzını ezberlemek zor, onunla amel etmek ise kolay gelirdi; bizden sonrakilere ise Kur'an'ı ezberlemek kolay onunla amel etmek zor gelmektedir!"35 Kur'an hükümleriyle amel edilsin diye indirildiği hâlde insanlar onun tilavetini kendilerine iş edindiler...36
"Bu rivayetler, Kur'an okurken sahabilerin, gerçekten de günümüzde olduğu gibi okuyup geçmediklerini, her ayet üzerinde düşüne düşüne, içlerine sindire sindire okuduklarını göstermektedirler.
"İşte bu hususları göz önünde bulunduran bazı âlimler, Kur'an'ı anlayıp üzerinde düşünmeden okumayı hoş karşılamamışlardır. Hasanu'l-Basri'nin anlamını bilmeyen çocuk ve kölelerin Kur'an'ı okumalarından şikâyet ettiği ve bu şikâyetini dile getirirken şu ayeti okuduğu rivayet edilmektedir:
"Bu mübarek bir kitaptır. Onu sana, ayetlerini inceden inceye düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik."37
"Yine Tabiînden Said b. Cübeyr (öl.95/713): Kur'an'ı okuyup sonra da onu tefsir etmeyen kişi kör - veya bedevi - gibidir, demiştir."38
Enes (r.a.), kendisine, “Hz. Peygamber’in kıraati nasıldı?” diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: “Resûlullah’ın kıraati med ve tertil idi, (yani uzatılması gereken harfleri bir elif miktarı çeker, metni ağır ağır ve anlayarak okurdu). O: “Bismillahirrahmanirrahîm”i okurken “Bismillâh.” der, bir elif miktarı çekerdi; “errahmân” der, bir elif miktarı çekerdi; “errahîm” der, bir elif miktarı çekerdi; başka bir rivayette: “Elhamdü lillahi Rabb’i’l-âlemîn…” der, dururdu; “er-Rahmanirrahîm…” der, dururdu; “mâliki yevmiddîn…” der, dururdu...” deyince dinleyen kişi, “Desene, Resûlullah’ın kıraati tefsir idi...” demiştir.39 Bu da Resulüllüh’ın (s.a.v) Kur’an okurken hem okumaya/kıraate hem de manaya dikkat ettiğini ve her ikisinin de hakkını vererek okuduğunu gösterir.40
Haddizatında, “O, mübarek bir kitaptır. Biz onu, akıllılar ayetlerini inceden inceye düşünsün ve öğüt alsınlar diye indirdik,”41 denilen mu’ciz bir kitabın, vecîz vasfı da ilk defa okuyanlar için böyle bir okuyuştan başkasını kaldırmaz. Hakkıyla okuyanlar bilirler… Kur’an gerçekten de mübarek bir kitaptır. Okudukça aydınlatan, düşündükçe idraki yücelten, öğrendikçe imanı kuvvetlendiren, yaşadıkça hayata anlam katan, direnci artıran, haz veren, sadra şifa olan bir kitaptır... O, sadece akıllılara hitap etmektedir! Yalnız inceden inceye düşünenlere kendini açmaktadır! Bir tek Kur’an ile ülfet kurarak okuyabilenler Rabb’i ile halvette olmanın zevkini yaşayabilmektedirler… Hz. Ali’nin (k.v.) Resulüllah’dan (s.a.v.) naklettiği gibi: Kendisinde anlayış bulunmayan okumada hiçbir hayır yoktur…42
Gerçek Mümin” her gece Kur’an ile de ülfet, Rabb’i ile halvet hâlindedir...
Yüce Allah, ister Müslüman olsun ister Ehl-i Kitab... Kitab’ın hakkını vererek okuyan kimseleri muhabbetle övmüştür. Mesela, Ehl-i Kitaptan Allah’a ve Hz. Peygamber’e iman edip ona indirilenleri okuyanlardan sitayişle bahseder ve buyurur ki: “Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler onu gerektiği biçimde okur ve ona iman ederler. Ancak kim onu inkâr ederse, işte, tamamen zarar edenler onlardır.”43
“Onların hepsi bir değildir;44 Ehl-i Kitap içerisinde hayat dolu dipdiri bir topluluk vardır; onlar gecenin ilerlemiş saatlerinde kalkar; Allah’ın ayetlerini okur ve sürekli secde ederler… Onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder; iyiliği emredip kötülüğe menederler ve hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte bunlar da sâlihler zümresindendirler. Onların yaptıkları hiçbir iyilik karşılıksız kalmayacaktır. Zira Allah kendisine karşı gelmekten titizlikle sakınan gerçek müminleri çok iyi bilmektedir.”45
Fakat Allah, okuduğunun İlahî bir kelam olduğunun bilincine varmayan, manasına dikkat etmeyen veya tamamen ihmal eden; dolayısıyla gereken etkileşimi göstermeyenleri de ağır bir teşbih ile yermiştir: “Kendilerine Tevrat yüklenip sonra da onu gerektiği biçimde taşımayanların durumu, sırtına kitap yüklenmiş eşeğin durumuna benzer! Allah’ın ayetlerini yalanlayan şu toplumun durumu ne kötü bir örnektir! Allah, zalimler topluluğunu asla hidayete erdirmez.46
Kur’an, üzerinde dura dura okunup anlaşılması için tertil ile yaklaşık yirmi üç yılda bölüm bölüm indirilmiş47 ve tertil ile ağır ağır, anlayarak okunması emredilmiştir.48 O halde Kur’an’ı okuyan her mümin, ister gece okusun ister gündüz… mutlaka tertil ile okumalıdır. Bilenler bilir; Kur’an’ı tertil ile okuyup anlamakla yetinmeyip düşünerek; düşünüp elde ettiği fikri benimseyip içine sindire sindire okumak gerçekten yorucu bir iştir. O nedenle yüce Mevlâ, ‘ondan size kolay geleni, yani yormayacak miktarda’ okuyun, buyurmuştur. Zira Tertil ile okuma etkili bir okuma biçimidir. Okuyanı yorar, hatta şu ayette açıklandığı gibi, renkten renge girmesine sebep olur:
Allah, sözün en güzelini, ayetleri övülmüş, birbiriyle insicamlı49 /müteşabih bir kitap olarak indirmiştir. Rab’lerine karşı derin saygı duyanlar onu dinledikleri zaman derileri ürperir diken diken olur, sonra Allah’ın zikriyle derileri ve kalpleri tekrar yumuşar…” (Zümar, 39/23)
Zaten gerçek müminin Rabb’i karşısındaki hâli, beyne’l-havf ve’r-recâ’dır, ne kendinden tam emin ne de ümitsiz olmak; hep korku ile ümit arasında bulunmaktır. O, Kur’an okuduğu sürece Rabb’i ile yüz yüze ve O’nunla karşılıklı diyalog içerisinde bulunduğunun farkındadır. Anlatılan kıssalar önünü açmakta, işlerine ve düşüncelerine yön vermektedir… Rabb’inin, doğrudan kendisine hitap eden sözlerini okurken zaman zaman sevinir, gönlüne ferahlık gelir, çıkış yolları görerek umutları kat kat artar; bazen irkilir, yüzü kızarır, içerisini umutsuzluk ve korku kaplar; bazen de O’na bir biçimde cevap verme durumunda kalır, ama cevap bulamaz... Denilebilir ki Kur’an okurken mümin, Kur’an ile ülfet, Rabb’i ile de halvet hâlindedir... Rabb’inin gönlüne serin sular serpen, ümidini artıran ve sevindiren sözleri gelince yaşamakta olduğu hâl değişir; bu sefer de derileri yumuşar, kalbi rahata ve sükûna erer, göksünü sürur kaplar ve Rabb’ine hamd eder, şükreder, minnet duygularını belirtmeye çalışır… Rabb’inin bir kısım sözleri de onu korkuya sevk eder, geçmişinden ve yaşamakta olduğu durumundan hayâ duyar, geleceğinden endişe ederek tüyleri diken diken olur. Orada adeta çakılıp kalır ve tövbelerle, yakarışlarla affını ister… Ehl-i Kitab’ın müminlerini tanıtırken: “Onlar Kitab’ı, tilavetin hakkını vererek okurlar...”50 sözü, onların Allah’ın ayetleri ile bir çeşit etkileşim içerisine girdiklerini haber vermektedir… Çünkü:
“Eğer kendisiyle, dağların yerinden yürütüldüğü veya yer kürenin parça parça bölündüğü ya da ölülerin konuşturulduğu bir söz olsaydı! (İşte o söz, bu Kur’an olurdu!)”(Ra’d, 13/31)
“Eğer biz bu Kur’an’ı, herhangi bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun mutlaka gönülden boyun eğdiğini ve Allah’a saygısından (ve bu Kur’an’ın hakkını verme çabasından) ötürü paramparça olduğunu görürdün! Biz bu örnekleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr, 59/21)
Kur’an’ın Allah’ın kelamıdır! Etki gücü oldukça yüksektir. Hakkıyla okunduğu zaman ondan etkilenmemek mümkün değildir… O, taş gibi, hatta ondan daha katı kalpleri yumuşatmış, daha gaddar insanları yola getirmiş müessir bir kitaptır. Sahabe içerisinde öyleleri vardı ki, Hz. Ömer örneğinde olduğu gibi, İslâm’a girmeden önce cesaretini gücünden alır, gücünü de öfkelendiği her yerde sonuna kadar kullanırdı… İşte o insanlar Kur’an ile değişti, dönüştü, kalpleri yumuşadı, yüceldi ve Sahabe-i Kiram vasfını kazandılar…
Resûlullah’ın da buyurdukları gibi, okudukları gırtlaklarından öteye gitmeyenlere Kur’an nasıl söyleyip de etkilesin ki!
Anlayış herhangi bir sebeple kesilmişse Kur’an okumanın artık bir faydası yoktur. Zira Hz. Peygamber buyurur ki: “Kalpleriniz Kur’an ile ülfet ettiği sürece okuyun, ülfetiniz kesildiği an okumayı bırakıp kalkın.”51 Çünkü “Kendisinde tedebbür, tefekkür ve anlayış olmadan okunan Kur’an’da hayır yoktur...”52 Yani, tefekkür yoluyla Kur’an ile ülfet kurarak okudunuz; o size bir şeyler söylüyor, siz de söylediklerini açık ve net olarak anlıyorsunuz. Ayette geçtiği gibi, bazen tüyleriniz ürperiyor, bazen gözünüz yaşarıyor, bazen korku ve endişeye kapılıyorsunuz, umudunuzu kaybeder gibi oluyorsunuz, bazen de hafifçe tebessüm ediyorsunuz… Bu etkileşim devam ettiği sürece Kur’an’ı okuyun... Fakat yoruldunuz veya uykunuz geldi yahut da zihniniz başka bir konuya takıldı… Yani, dikkatinizi toparlayamıyor, mana bütünlüğünü kuramıyor, sözü anlamada güçlük çekiyorsanız; Kur’an, artık size bir şey söylemiyorsa, o şartlar dâhilinde okumanın bir anlamı kalmamış demektir…
Gece Kur’an okumak, aynı zamanda Allah’ı zikirdir. Kur’an tilavetiyle zikir… Zira tilavet esnasında mümin Kur’an ile ülfet, Allah ile de halvet halindedir… “Özellikle de Allah’ın zikri, en büyüktür!”53 Gece kalkıldığında Kur’an tilavetinden sonra bir miktar da zikir edilmelidir. Dil, kalp ve zihin ile zikir ve namaz ile zikir… Biz şimdi de zikir’den bahsedeceğiz.
2. Zikir
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin ve sabah akşam O’nu tesbih edin! Zira O, size salat/rahmet ediyor, melekleri de, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için sürekli olarak sizin için dua ediyorlar. O müminlere karşı çok merhametlidir.”54
Arapçada ezberlemek, hatırlamak, anmak, yâd etmek; zikretmek, şükretmek, söylemek, bildirmek… gibi manalara gelmektedir. Zikr’in iki anlamı vardır. Birincisi, insanın edindiği bilgileri korumayı mümkün kılan ruh ile ilgili bir durumdur. Bu, tıpkı insanın sakladığı veya koruduğu bir şeyi muhafaza altında tutması gibidir. Şu kadar var ki, bu manada zikir, kazanımları hafızada/bellekte hazır bulundurmak itibariyledir. İkincisi ise, bir şeyin kalpte veya dilde mevcut bulunması anlamındadır. Kalpte ve dilde zikir, bir şeyi ya unuttuktan sonra hatırlamak ya da hiç unutmadan, sürekli bir biçimde muhafaza ederek hatırda ve dilde mevcut bulundurmak anlamına gelir.55
Zikir, müminin zikir, fikir, şükür ve tesbih ile Allah’a yönelişinde sınırı, miktarı, zamanı ve zemini olmayan bir ibadet türüdür. İnsan, hazarda, seferde, uyanık olduğu her an; yattığı yerde, oturarak, ayakta… abdestli, abdestiz her durumda açık ya da gizli olarak Allah’ı zikredebilir. Hiçbir iş, hiçbir ticaret, hiçbir alışveriş, hiçbir meşguliyet gerçek mümini Allah’ı zikretkmesine mani değildir. O, isterse, vakte bağlı ibadetlerde olduğu gibi onların haricinde de her an Allah’la birlikte olabilir. Çünkü Allah, her an ve her yerde kuluyla beraberdir ve onun sayısız ve sınırsız ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Hatta O, kuluna kendisinden /şah damarından daha yakındır. Bütün bunların yanı sıra yüce Mevla, melekleriyle birlikte kuluna sürekli olarak salat etmektedir:
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin ve sabah akşam O’nu tesbih edin! Zira O, size salat/rahmet ediyor, melekleri de, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için sürekli olarak sizin için dua ediyorlar. O müminlere karşı çok merhametlidir.”56
O halde mümin de, gönlündeki sevgi, saygı ve korku karışımı yüce bir duygu ile haşyetullah duygusu ile daima O’nunla birlikte olmalıdır. Tıpkı seçkin ve örnek insan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) yaptığı gibi…
Ebu Hureyre (r.a.) nakletmiştir: Resulüllah (s.a.v.) buyurdu ki: Rabb’im bana şu dokuz şeyi emretti yapıyorum. Ashabım, ben de size bu dokuz şeyi emredersem yapar mısınız? Sahabe: Buyur ya Resulallah, yaparız dediler. Resulüllah (s.av.) şöyle devam etti:
Rabb’im bana;
1. Gizli yerde de açıkta da Allah’dan korkmamı,
2. Öfke halinde de rıza halinde de adil olmamı,
3. Darlıkta da bollukta da ölçülü davranmamı /israftan kaçınmamı…
4. Benimle ilişkiyi keseni ziyaret etmemi,
5. Beni mahrum edene vermemi,
6. Bana zulmedeni affetmemi…
7. Susmamın tefekkür,
8. Konuşmamın zikir,
9. Bakışımın da ibret olmasını, emretti.
“Ben emr-i bi’l-ma’ruf…” görevimi de yapıyorum, dedi.57
Bu hadisin, bilhassa son bölümündeki “Sükutumun fikir, konuşmamın zikir, bakışımın ibret olmasını emretti” ifadesi, müminin her an fikriyle, zikriyle ve basiretiyle Allah’la birlikte olması gerektiğini ifade etmektedir. Birinci maddedeki “Gizlilikte ve aleniyette haşyetullah…” ise, müminin hiçbir an Allah’ı göz ardı etmemesi gerektiğini; yapacağı her işte, söyleyeceği her sözde ve atacağı her adımda Rabb’inin hoşnutluğunu ve gazabını düşünerek hareket etmesi gerektiğini ifade eder…
Yüce Allah’ın: “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin!”58 emri sebebiyle, Resulüllah (s.a.v.), her işinde, her davranışında hemen her hareketinde mutlaka özel bir dua ile Allah’ı zikretmeyi adet haline getirmişti. Sağlıkta, hastalıkta; bollukta, darlıkta; neşede, kederde; evinden çıkarken, evine girerken; binitine binerken, ondan inerken; bir meclise girerken, meclisten kalkarken; yatağına yatarken, uykudan uyanırken; yeni bir elbise giyerken, elbisesini çıkarırken; yiyip içmeden önce, yiyip içtikten sonra; tuvalete girmeden önce, tuvaletten çıktıktan sonra, gizli ve aşikâr… her hal u kârda mutlaka Allah’ı zikreder ve dua ederdi. Bu zikir ve duaların çoğu, ya doğrudan doğruya ayetlerden iktibas edilmiş veya ayetlerden uyarlanmıştır. Bir kısmını da hâl ve durumun icabına göre kendisi tanzim etmiştir... Nitekim her peygamberin kendisine has zikir ve dualarının olduğunu Kur’an ‘dan öğrenmekteyiz…
Zikir, etimolojik yapısı itibariyle hatırlamayı, andığı an zikrettiğini zihninde hazır bulundurmayı ve kalben de o hususta emin olmayı gerektirir. Mesela bir vesile ile babamızdan söz ederken, zihnimizde babamızın konu ile ilgili görüntüsü, kalbimizde de babamız olduğu aynı anda belirir. Bu üçü, yani dil, zihin ve kalp birleşmeden zikir, yaygın deyimiyle hatırlama vaki olmaz. Çok eski bir tanıdıktan bahsedildiği zaman, ismini hatırlıyorum, ama kendisini zihnimde canlandıramadım, denilir. Bazen de “tamam, şimdi siması gözümün önüne geldi” denilir… Allah’ı zikrederken de durum aynıdır. Zikrin konusuna göre dil onu söylerken, zihin dildekini bünyesinde canlandırır, kalp de Allah’ın yüceliğini tasdik eder. Sözgelimi “La ilahe illallah” diyorsak, dil Allah’dan başka ilah olmadığını ikrar ederken, zihin kâinatı tanıdığı kadarıyla O’ndan başka yaratıcının olamayacağını kendi dünyasında gözden geçirir, kalp de zihinde canlananı tasdik eder. “Allahu ekber” diyorsak, büyük bilinenler zihinden geçirilirken büyüklükleri de hatırlanacak, fakat Allah’ın bunların hepsinden de büyük olduğu eserleriyle zihinden geçecek kalp de bunu tasdik edecektir…
Çünkü zikir, Allah’ı, sadece insanların değil, tüm âlemlerin Rabb’i olarak tanımaktır, O’na gönülden muhabbet duymaktır; tanıdığını, muhabbetini ve bağlılığını dilin, zihnin ve kalbin iştirakiyle ikrar etmektir… Hiç şüphesiz Allah’ı zikrin en mükemmel şekli namazdır. O sebeple imkân buldukça nafile namazlarla Allah’ı zikretmek güzel olur…
Namaz, mükemmel bir zikir mecmuasıdır. Günde beş vakit namazın ikamesinden maksat, Allah’ı kemal-i edep ile zikir etmektir: Farz olsun, nafile olsun, İslâm’da namaz Allah’ı zikir amacıyla ikame edilir. Çünkü namaz, göklerde ve yerdeki her şeyin, kendi varlık tarzına ve ifade biçimine göre, Allah’ı kıyam halinde, rükû halinde ve yüzükoyun yere kapanmış olarak zikrettiği; O’na boyun eğerek secde ettiği, dua ve ibadetle sürekli olarak kendisine yaklaşmaya çalıştığı zikrin ve tesbihin hepsini bünyesinde toplayan cami bir zikir mecmuasıdır. Zikrin her durumda ve her çeşidini içeren mükemmel bir zikir türüdür. Mesela dağların dikey olarak, hayvanların yatay olarak, bitkilerin ise baş aşağı durumda zikrettikleri gibi, müminler de onların hepsini taklit edercesine Allah’ın huzurunda kıyamda/ayakta, rükû hâlinde, secdede ve oturarak Allah’ı zikir etmektedirler… Tekbir (Allahü ekber), tesbih (sübhaneke), istiaze, besmele, tahmid (Fatiha suresi), Kur’an tilaveti ve tesbihat ile zikir…
Zikir, kulun Allah ile halvet halinde olması demektir. Halvet ise kişinin Rabb’i ile baş başa olup ma siva’dan Allah’dan başka her şeyden tamamen alakayı kesmesi demektir. O sebeple dil, zihin ve kalp bütünlüğü ile Allah’la olmak için araya hiçbir şeyi sokmamak şarttır. Dil Allah’ın yüceliğini zikrederken zihin başka şeylerle meşgul ise, kalbin bu zikre iştiraki mümkün olmaz. Dil Allah’ ile meşgul iken zihinde O’nunla olmalı ki kalp de birlikte olabilsin... Eğer dil zikir ile dönüp duruyorken zihin başkalarıyla birlikte ise bu zikir değildir. Çünkü dil ile gönlün arasına ağyar girerse, yar ile halvet kesilir… Bu sebeple Meşhur Mutasavvıf müfessirlerimizden İsmâil Hakkı Bursevî zikri dört kısma ayırmıştır:
1. Dil ile Zikir: Bazı insanlar, tefekkür etmeden, eserleri üzerinde hiç düşünmeden, Allah’ı kalplerinde bulundurmadan, tavırlarını keşfetmeden, kendisiyle ünsiyet kurmadan, akıl ile nurlarını, sırlar âleminde kalbi ile sırlarını görmeden, sadece dilleriyle zikrederler ki, böyle bir zikir kesinlikle merduttur, makbul değildir.
2. Dil ve Akıl ile Zikir: Bazı insanlar da dilleriyle zikrederken aynı zamanda zikrettiğini aklı ile tefekkür eder ve eserlerini düşünür. Fakat bunları yaparken zikrettiği yüce varlık kalbinde hazır değildir, onunla ünsiyet kurmamış ve onda fena bulmamıştır. Bu da Ebrar’ın zikridir ki, ancak birincilerin zikrine göre makbûldür...
3. Dil, Akıl ve Kalp ile Zikir: Birileri akıl, dil ve kalp ile Allah’ı zikreder, ama zikrettiği ile ünsiyet kurup onda fena bulmamıştır… Bu da mukarrebûndan başlangıç ehlinin zikridir. Bir öncekine göre daha üstün ve makbûldür.
4- Dil, Akıl, Kalp, Ruh ve Sırr’ın hepsiyle Zikir: Bu çeşit zikir, mukarrebûndan peygamberler ve ekmel evliyanın zikridir. Makbul olan zikir işte budur. Resûlüllah (s.a.v.) demiştir ki: “Demirin paslandığı gibi kalpler de pas tutar.” Bunun cilası ne iledir? denildi. “Allah’ın Kitabını okumak ve O’nu çok zikretmekledir.” cevabını verdi.59
Allah Tealâ’nın: “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin; sabah akşam O’nu tesbih edin!”60 ayeti sebebiyle belli vakitlerde vird edinip yapılan zikir, tesbihat ve Kur’an tilaveti hakkında söylenen bu özgün zikir tarifi, bütün hâlinde Kur’an okumanın ve namazın da önemini daha güzel ortaya koymaktadır. Zira Kur’an okurken kişi Allah’la konuşma halindedir. O’nun kelimeleriyle O’nun sözleriyle karşılıklı alış veriş içerisindedir. Dil bunu yaparken akıl ve kalp de tefekkür yoluyla okuduklarını düşünürse Rabb’i ile sohbet halvete dönüşür… Namaz da aynıdır. Yukarıda da işaret edildiği üzere namaz, dil, akıl, kalp ve beden ile zikrin tamamını ihtiva eden mükemmel bir zikir mecmuasıdır. İdeal bir zikir bilincine erişebilme makamıdır… Belki de bu yüzden Cenab-ı Allah Hz. Musa’ya: “…Bana ibadet et ve beni zikretmek için namaz kıl!”61 buyurmuştur.
3. Tesbih
Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu hamd ile tesbih etmektedirler; Allah’ı övgüyle zikretmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Kuşkusuz O, Hâlîm’dir, çok bağışlayıcıdır.62
Tesbih, lügatta yüzmek, ilerlemek, gitmek anlamına gelen, ‘SBH’ kökünden türetilmiş, tef’îl vezninde masdar isimdir. Birer tesbih ifadesi olan Sübhan veya sübhanallah, kelimeleri de mastardır. Genellikle cümlenin başında var sayılan üsebbihu fiilinin mefulü mutlakı kabul edilir. Yani ‘Ben Allah’ı hamd ile veya tenzih ile zikrederim, tesbih ederim’ demektir.63
Allah zatı ile kaim, ezelî, ebedî; eşi, benzeri ve dengi olmayan; zatı ve sıfatları itibariyle mükemmel tek bir varlıktır. Tesbih de bir yönüyle, Allah Tealâ’yı kusurdan ve noksan sıfatlardan uzak tutmak, yüce bilmek, tenzîh etmek; bir yönüyle de O’nun zatının büyüklüğünü, kemâl sıfatlarının yüceliğini, izzet ve şanının erişilmezliğini övmek; zihinde ve dilde her an hazır bulundurmak zikir etmek demektir. Genel anlamda tesbih, hayır işlemek ve ibadet etmek manasında da kullanılmıştır. İster sözlü, ister fiilî, ister niyet ile olsun, Allah Tealâ’ya ibadet etme gayreti içinde olmaya da Tesbih denilmektedir. Meleklerin: “Seni hamdinle Tesbih ediyoruz”64 sözünde bu manaların tamamı bulunmaktadır.65
Tenzih ile zikir, Allah’ı kalp, zihin ve dil ile uluhiyet /ilahlık ve rububiyet /rablık vasıflarına aykırı niteliklerden uzak tutmak; yaratılmışlara mahsus eksiklikleri, noksanlıkları, aczi ve kusurları O’ndan ıraklaştırmak; hiçbir olumsuzluğu O’na yakıştırmamak ve yaklaştırmamak demektir: “De ki çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, zafiyeti olmadığı için velî ve vasisi bulunmayan Allah’a hamdolsun! Artık O’nu büyüttükçe büyüt!”66 Bu ayet, Allah’ı tenzih ile tesbihin güzel bir örneğidir.
Hamd ile zikir ise Allah’ı kalpte, zihinde, dilde övgü dolu kelimelerle zikretmek; O’nu, kemâl sıfatlarından bahseden ayetlerle ve “En Güzel İsimleri” ile kalp, zihin ve dilin iştirakiyle anmak demektir.67 “Rabb’ini hamd ile tesbih et”68 “Ulu Rabb’inin ismini zikret!”69 ve “Yüce Rabb’inin ismini zikret”70 ayetlerinde tavsiye edilen zikir budur. Hamd ile zikr’in Kur’an’dan en güzel örneklerinden biri Fatiha suresidir. Ayrıca Hz. Peygamber’in, namazda Rükû ve secde hallerinde söylediği ve ondan bize sünnet olarak intikal eden “Sübhane Rabb’iye’l-azîm” /Ben ulu Rabb’imi tesbih ederim.” “Sübhane Rabb’iye’l- a’lâ” /Ben en yüce Rabb’imi tesbih ederim; cümleleri de hamd ile tesbihin sünnetten örnekleridir. Namazda rükû ve secde halleri de Allah’ı hamd ile zikrin bedensel ve fiilî boyutudur… Hz. Peygamber’in bir kandil gecesi münasebetiyle Hz. Aişe validemize öğrettiği şu tesbih çeşidi de bunlardandır: “Sübhanallahi ve bi hamdihi, sübhanallahil azim, esteğfirullah ve etubu ileyh.” Meali: Ben Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ve hamd ile zikrederim. Azamet sahibi Allah’ı övgü ile tesbih ederim. O’ndan beni bağışlamasını diler ve O’na yönelirim.
Melekler, cinler ve insanlardan başka, göklerde ve yerde mevcut olan, görünen ve görünmeyen her şey Allah’ı, kendilerine özgü dilleri ve hâlleriyle sürekli olarak hamd ve tenzih ile tesbih etmektedirler.71
Mesela yüce Allah yaratılmış her şeyin tesbihi hakkında şöyle demiştir:
Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu hamd ile tesbih etmektedirler; Allah’ı övgüyle zikretmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Kuşkusuz O, Hâlîm’dir, çok bağışlayıcıdır.72
“Görmez misin göklerdekiler, yerdekiler, bizzat Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedirler.”73
Anlaşılıyor ki Ay, Güneş ve yıldızlar da dâhil, her şey; insanlar, hayvanlar, bitkiler ve cansızların hepsi kendilerine özgü dilleriyle ve hâlleriyle Allah’ı tesbih etmektedirler. Fakat insanlar, onların dillerini bilmedikleri için tesbihlerini de anlayamıyorlar.
Denilebilir ki, lisanı olanlar kendi lisanlarıyla Allah’ı tesbih ediyorlar, peki ağızsız ve dilsiz, özellikle cansız şeyler Allah’ı nasıl tesbih etmektedirler? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Eserler, daima müessirlerini ifşa ederler… İyi bir sanat eseri, görebilenler; özellikle de sanattan anlayanlar için aynı zamanda sanatkârının kabiliyetini, ustalığını ve sanatındaki başarısını da yansıtır. Tabiat ve orada gerçekleşen olgular; özellikle insan Allah’ın emsalsiz sanatıdır. O bakış esnasında bunlar, gören, işiten ve düşünen her insana bütün enformatik özellikleriyle yaratıcılarının yüceliğini hâl dilleriyle ve överek, yücelterek söylemektedirler. Bu da cansızların Allah’ı bir çeşit zikirleri anlamına gelir… Bir şairin dediği gibi: “fe fî külli şey’in lehü ayetün – tedüllü alâ ennehü vahid”/”Her şeyde Allah’ın tek olduğuna delalet eden bir işaret vardır.”
- Dağları ve kuşları da Davud’a boyun eğdirdik, hepsi birlikte tesbih ederlerdi.74”
- “Biz, dağları ve başına toplanan kuşları kendisine tabi kıldık da onlar akşam sabah Davud’la birlikte Allah’ı tesbih ediyorlardı. Onların hepsi özünü Allah’a vermişti.75
- “Göklerde ve yerde olanların, dizi dizi kanat açıp uçan kuşların Allah’ı Tesbih ettiklerini görmez misin? Onların hepsi de niyazlarını ve tesbihlerini bilmektedirler; Allah da onların yaptıklarını bilmektedir!
- “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır, dönüş de yalnız Allah’adır! Baksana! Allah bir bulut kümesini sarsmadan nasıl yürütüyor, sonra diğerleriyle aralarını birleştiriyor, sonra da onları bir yığın hâline getiriyor… Sen o yığın arasından yağmur damlalarının çıktığını görürsün. O, gökteki dağdan; içerisinde dolu tanelerinin bulunduğu bir dağdan dolu indiriyor… Sonra da onu, dilediğine isabet ettiriyor, dilediği kimseden de uzaklaştırıyor!
“O buluttaki yağmur, dolu arasından çıkardığı şimşeğinin parıltısı ise, neredeyse bakan gözü kör edecek gibidir!
“Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye çeviriyor! Basiret sahipleri için bunlarda elbette bir ibret vardır… “
“Allah her canlıyı sudan yaratmıştır; onlardan kimi karnı üzerinde sürünüyor, kimi iki ayak üzerinde, kimi de dört ayak üzerinde yürümektedir. Allah dilediği şeyi yaratır. Muhakkak ki Allah, her şeye güç yetirir. Biz size açıklayıcı ayetler indirdik.
