NUR SURESI'NIN 35. AYETININ TEFSIR VE TE'VILI BAGLAMINDA ALLAH'IN INSANA DÖRT HIDAYETI: FITRI DIN, AKIL, PEYGAMBER VE KITAP
- “Nur üstüne nur!”
- “Allah, ancak isteyen kimseyi nuruna kavusturur ve onda muvaffak kilar!” [1]
ÖZET
Yüce Allah'in, Nur suresinin 35. ayetindeki “Allah göklerin ve yerin nurudur…” ifadesi ile kendisini nur olarak nitelendirmesinin, baslangiçtan günümüze dek pek çok tefsir ve te'vili yapilmistir. Bilhassa oradaki miskât, misbah, incimsi bir zücace ve dogusu batisi olmayan bir ortamda yetistirilmis harika zeytin agacindan elde edilen parlak zeytinyagi sembolleri ile kast edilen mana farkli te'villere konu olmustur. Biz de bu ayeti siyak ve sibak bütünlügü çerçevesinde ele alarak, Allah göklerin ve yerin nurudur…” ifadesi ile kast edilen manayi ve temsildeki sembollerle açiklanmak istenen soyut hakikati metin içi saglam karinelerle destekleyerek tespite çalistik. Vardigimiz te'vile göre, Allah göklerin ve yerin aydinlaticisidir. O, sembollerden her birisiyle ifade edilmek istenen fitrî din, akil, peygamber ve kitap gibi dört mükemmel isik/nur ile insanlara hidayet vermis, onlari hem dünyada hem ahirette mutlu ve müreffeh kilacak olan Sirat-i Müstakim'i kendilerine göstermistir. Artik isteyen kimse yüce Rabb'inin de tesviki ve hosnutlukla yönlendirmesiyle bu emsalsiz dört hidayetten yararlanir ve “Nur üstüne nur…” ile zafere, dolayisiyla sonsuz mutluluga erer. Bu hidayetten; özellikle de aklindan yararlanmayan kimse için baska bir isik yoktur. O kisi, simsiyah bulutlarin ve dalga üstüne dalganin kapladigi okyanusun dibinde, “Üst üste yigilmis karanliklar” içerisindedir. Bu zat, içerisinde ömrünü tükettigi karanliklar sebebiyle insanliktan o kadar uzaklasmis ki, neredeyse kendisi bile, kendini taniyamaz hâle gelmistir…
Ayetteki Anahtar Kelimeler: Nur, hidayet, miskât, misbah, el-misbah, zücace, yag.
Abstract
Allah's Four Guidance to Mankind In Terms Of Interpretation and Explanation of The Sura al-Noor, Verse 35: Innate religion, Reason, Prophet And ScriptureIn the Sura al-Noor, verse 35: “ Allah is the Light of the heavens and the earth ”, Allah Almighty describes himself as the Light and around this verse many interpretations (tafseer) and explanations (ta'weel) has been made. Especially sembolic words as miskât (a niche) , misbah (a lamp), zücace (pearly glass), olive oil that is produced from an olive neither of the East nor of the West have been interpretated distinctively. In this work we tried to interpret the verse “Allah is the Light of the heavens and the earth….” considering contextual analize, and seeking the genuine meaning behind these symolic expressions, following the implications internal to the text. In conclusion we may say that: Allah is the Light of the heavens and the earth. He, guided humankind by four excellent lights (noor) to which one of the symbols in te verse indicates as: innate religion, reason, prophet and scripture. By doing so, He showed them al-Siyrat al-Mustaqiym (The Thrue Path) that will makes hem happy and prosperous. From now on, whoever wishes to have these four guides, he/she will get them by encouragement and gladness of Allah, and will reach a triumph and therefore a happy eternal life by “Light upon light”. There is no hidayah (guide) beside this, especially for who does not benefit from his reason. Such a person is like in a darkness on a vast, abysmal sea. There covers him a wave, above which is a wave, above which is a cloud ; so far from humanity because of darkness in which he spent his life that he even does not recognise himself.
Giris
Nur Suresi, Medenî'dir. Hicret'in besinci yilinin son aylarinda Beni Müstalik gazvesinden döndükten yaklasik bir ay sonra pasajlar [2] hâlinde indirilmeye baslamistir. Tamami 64 ayettir. A dini 35. ayetindeki “Allah göklerin ve yerin nurudur.” ayetinden almistir.
Bu surenin, 1-34 arasi ayetlerinden olusan birinci pasajinin ilk ayetinde söyle denilmistir: “ Bu, indirdigimiz ve içerdigi hükümleri farz [3] kildigimiz bir suredir/pasajdir. Düsünüp de ögüt alasiniz diye onda apaçik ayetler indirdik.” Pek çok müfessire göre, surenin ilk pasajindaki 34 ayetin hepsi muhkemdir, yani kast edilen mana lafizlarinda zahir olup düsünülmekle kavranabilecek ve ögüt alinabilecek açikliktadir; bunlarin te'vil edilmeye ihtiyaci yoktur. Buradaki otuz dört ayetin içerdigi hükümlere uymak, her mükellef kisiye farzdir!
Makalemize konu edindigimiz 35. ayetin de içerisinde yer aldigi ve 35-43 arasi ayetlerden olusan ikinci pasaj ise, bu konuda önemli bir eser sahibi Mehdi B â zargan'in (kesin olmayan) tespitine [4] göre, hicretin onuncu yilinda indirilmistir... Göklerin ve yerin aydinlaticisi olan yüce Allah, mükellef çagina giren her insani, bu pasajin ilk ayeti olan 35. ayetinde, “Nur üstüne nur… ” olarak tavsif ettigi ilâhî isiklarla donatip basta kendisi olmak üzere, gökler, yer ve her ikisi arasindakiler hakkinda bilgi sahibi kildigini sembolik bir lisan ile anlatmistir.
Biliniyor ki, Allah Kur'an'i “Apaçik Arap lisani” [5] ile indirmistir. Dolayisiyla bu lisandaki edeblî üslûp ile ilgili özellikler Kur'an'da da gerektigi ölçüde kullanilmistir. O nedenle Kur'an'da, edebî sanatlardan hakikat, mecaz, kinaye, temsil, tesbih, istiare ve sembolik anlatim çesitlerine sikça rastlanmaktadir. Özellikle bu 35. ayet, Kur'an'daki temsilî ve sembolik anlatimin en tipik örneklerinden birisi olarak gösterilebilir.
Hiç süphe yok ki, edebî ve kutsal metinlerde sembolik anlatimin asil amaci, soyut anlatim ve idealleri, fikirleri ya da kelimelerle ifade edilmesi mümkün olmayan derin, ince ve soyut manalari, okuyucu tarafindan tecrübe edilebilir bir tesbih, temsil ve sembol ile somut bir biçimde idraklere yaklastirmak ve farkli anlayis düzeyine sahip insanlarin kendi anlayis derecelerine göre bir anlam çikarabilmelerine imk â n tanimaktir. Bu ayetteki temsilî anlatim da, Ismail Hakki Bursevî'nin de belirttigi gibi, hem Allah'in nurunun siddetini ve kesafetini açiklamak hem kast edilen asil manayi idraklere yaklastirmak hem de anlama imkânini kolaylastirmak içindir. [6] Kuskusuz böylesi ifadelerde kast edilen sey, elbette ayetin lafzindaki mana olmayip; semboller vasitasiyla anlatilmak istenen soyut manayi, diger bir ifade ile murat edilen manayi imk ân ölçüsünce tespit edip açiga çikarmaktir.
Biz bu makalemizde, burada sembollerle anlatilmak istenen asil hakikati tefsir ve te'vil yöntemleriyle tespit etmeye çalisirken, önce söz konusu ayetin mana yönünden tahlilini yapip lafzindan elde edilecek zahirî manayi belirleyecegiz. Sonra ayetteki anahtar kelime ve kavramlar hakkinda bilgi verecegiz. Ayette kavramsal anlamda kullanilan nur ve hidayet kavramlari makale içerisinde, sözlük anlaminda kullanilan kelimeleri ise dipnotta tanitacagiz. Bu esnada “Allah'a nur itlak edilir mi?” sorusuna cevap bulmaya çalisacak ve ayetteki “Allah'in nuru” ile kast edilen mananin ne oldugunu imkânimiz ölçüsünce açikliga kavusturacagiz. Daha sonra da esas konumuza geçip bu ayetteki semboller vasitasiyla anlatilmak istenen hakikatler ve murat mana üzerinde duracagiz; önce, ayetteki miskât , misbah, el-misbah, zücace ve dogusu ve batisi olmayan bir ortamda yetisen mübarek zeytin agaci; bilhassa ondan elde edilen yag/zeytinyagi hakkinda bugüne kadar yapilmis olan tefsirlerden önemli gördügümüz bir kaç te'vil örnegini, okuyucuyu haberdar etmek amaciyla ve bir sistem dahilinde nakledecegiz. Sonra da, ayni pasajda yer alan ve bu ayetle mana yönünden ilgisinin oldugunu düsündügümüz kirkinci ayetin de destegiyle otuz besinci ayette anlatilmak istenen hakikatle ilgili kendi anlayisimizi ortaya koyup temellendirmeye çalisacagiz. Bu ayette tam olarak neyi murat ettigini, elbette en iyi Allah bilir! Son olarak da ayetin sonundaki “Allah diledigi kimseyi nuruna kavusturur.” ilkesi hakkinda bir degerlendirme yapip metne ve baglamina en uygun te'vili belirlemeye çalisacagiz…
Dipnotlar
[1] Bursevî, Ismail Hakki (1137/1724), Ruhu'l-Beyan , Istanbul, 1969, VI/155.
[2] Pasaj 'dan kastimiz sudur: “Biz, Kuran'i, insanlara dura dura okuyasin diye okuma parçalarina ayirdik ve parça parça/bölüm bölüm indirdik.” (Isra, 17/106) ayetindeki “faraknâhu kurânen” cümlesi, Hz. Peygamber'e bir vahiy hâlinde indirilen ayet ve ayetler toplulugunu ifâde etmektedir. Kur'an'da bunun için sure tabiri kullanilmistir. Bunun Türkçemizdeki karsiligi ise parça 'dir. Mesela Rasûlullah'a gelen ilk vahiyde Alak sûresinin ilk bes ayeti birinci bölüm, daha sonra da geri kalan on iki ayeti (6-19) ise ikinci bölüm olarak, toplam iki parça/bölüm halinde indirilmistir. 29 ayetten mütesekkil olan Fetih suresi de bir celsede indirilen Kuran'dan bir parçadir... Bütün hâlinde Kur'an incelediginde orada sûre kelimesinin, on ayette toplam on bir defa geçtigi ve hepsinde de belli bir konu ya da belli bir manaya hasredilmis parça/bölüm anlaminda kullanildigi görülecektir. Mesela Nur sûresinin 1-34. ayetler in den olusan ilk bölümü su ifâde ile baslar: “Bu, indirdigimiz ve farz kildigimiz bir sûredir... ” (N ur, 24/1) Yine, “Bazi müminler derler ki: ‘Keske bir sûre indirilse de...' Evet, içinde savasin zikredildigi , mana ve maksadi apaçik bir sûre indirilince de kalplerinde hastalik bulunanlarin, ölüm hali kaplamis bir kisinin baktigi gibi sana dehset içerisinde baktiklarini görürsün ” (M uhammed, 48/20) ; “Münafiklar, kalplerindekini haber verecek bir sûrenin indirilmesinden korkmaktadirlar...” (Tevbe, 9/64), “Allah'a iman edin ve Elçisiyle birlikte cihada çikin! diye bir s ûre indirildigi zaman, içlerinden varlikli kisiler senden izin istedi ve ‘Birak da, biz oturanlarla birlikte olalim!' dediler” (Tevbe, 9/86) ; “ Her bir sûre indirildiginde içlerinden biri: ‘Bu, içinizden hanginizin imanini artirdi ki?!' der... Oysaki o, iman edenlerin imanlarini artirmis ve onlari sevindirmistir. ” ( Tevbe, 9/124); “Her bir s ûre indirildiginde, ‘Sizi bir gören oldu mu?' diye birbirlerine bakar; sonra da arkalarini dönüp giderler...“ ( Tevbe, 9/127) ayetlerinde sûre kelimeleri hep, bir mana, bir maksat ya da bir hükme hasredilmis bölüm/pasaj anlaminda kullanilmistir... Özellikle: “... Haydi, onun benzeri bir sûreyi de siz vü cuda getirin!...” ( Bakara, 2/23) veya “Haydi, onun benzeri on sûreyi de siz getirin!...” (Hud, 11/13) ayetl er indeki sûre kelimeleriyle kastedilen seyin, Bakara, Âl-i Imran ve Nisa gibi – terimsel anlamdi - uzun surele olmadigi kanaatindeyiz. Çünkü Bakara, Âl-i Imran, Nisa ve Tevbe gibi sureler birden fazla zamanda inzal edilmis ve birden fazla konulari ihtiva etmektedirler. Hatta diyebiliriz ki, bu sureler, kelimenin Kur'an'a özgü anlamiyla en az iki veya daha fazla sureyi/pasaji içermektedirler. Biz, hem bu realiteyi hem de sûre kelimesinin Kuran'da kullanildigi aslî/özgün anlamini göz önünde bulundurarak, Rasûlullah'a bir vahiy hâlinde inzal edilen her bölüme – terimsel anlamda kullanmayi uygun gördügümüz sûre degil – parça adinin verilmesinin daha isabetli olacagini düsünüyoruz. Ancak dilimizde “parça” kelimesi veya “Kur'an'dan bir parça” sözü, baska manalari da çagristiracagi için onun yerine pasaj adinin verilmesini - ilgili bilim adamlarina teklif mahiyetinde kullanilmasini simdilik uygun görmekteyiz... Bu düsünceden hareketle Kur'an'daki sure kavramini karsiligi olarak teklif ettigimiz pasaj kavramini söyle tarif etmekteyiz: Resûlüllah 'a (sav) bir vahiy hâlinde/bir celsede indirilen ve siyak-sibak bütünlügü içerisinde bir mana yi ya da bir maksadi yahut bir hükmü tam olarak ifâde eden ayet ve ayetler topluluguna pasaj denir. Az önce de belirttigimiz gibi, sure kelimesini de terimsel anlamda olmak üzere Kur'an'daki 114 bölümden her birisi için kullanilmasinda bir mahzur görmedik.
[3] Bkz. Ragib , el-Huseyn b. Muhammed el Isfehani (v. 502/1108) , el- Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Kahire, 1970 , ‘FRD' mad .
[4] Mehdi Bazargan, Kur'an'in Nüzul Süreci (Çev. Müh. Yasin Demirkiran, Mela Muhammed Feyzullah), Ankara, 1998. Tablo 15, s. 154. Bazargan'in yaptigi tespitler ve kitabinda verdigi “Bu cetveller istatiksel hesaplamalar ve olasilik kurallarina göre düzenlenmis olduklarindan, söz konusu tablolarin yaklasik degerler arz ettikleri göz ardi edilemez…” [“Adim Adim Vahiy…” Kitap hakkinda Yazarin Önsözü, Defter-e Nesr-e Freng-e Islami, Tahran, 1996.] Çev. s. 13.
[5] Nahl, 16/103; Su'arâ, 26/195.
[6] Bkz. Bursevî, Ruhu'l-Beyan , VI/156.
