TEFSİR VE TE'VİLİN TEMEL İLKELERİ AÇISINDAN SECAVENDİ'NİN KUR'AN'A KOYDUĞU NOKTALAMA İŞARETLERİNDEN MANAYA TESİR EDEN ÖNEMLİ ÜÇ HATASI
Prof. Dr. M. Zeki Duman
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi[1]
ÖZET
Bu makalede, T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu'nun tetkikinden geçmiş olan tüm Kur'an-ı Kerim'lerde mevcut secavendlerden; özellikle ikisinin bulunduğu yerlerde son derece sakıncalı olduklarını açıklamak ve bunları ilgili kurumların dikkatlerine arz etmek istenmiştir. Çalışmanın bilimsel bir anlam ifade edebilmesi; diğer bir deyişle, farklı bir yorum olarak değerlendirilip geçilmemesi için önce tefsir, te'vil kavramları açıklanmış, sonra da maddeler halinde Tefsir'in Temel İlkeleri, yani tefsir şuuru/nosyonu dolayısıyla kendi bilimsel yöntemimiz Kuran'dan verilen örneklerle açıkça belirtilmiştir. Daha sonra da asıl konuya geçilmiştir. Burada secavendler hakkında kısaca bir bilgi verildikten sonra Yusuf suresinin 24. ayetindeki "cim" harfinin, bulunduğu yerde manayı bozucu etkisi sebebiyle mutlaka kaldırılması; Bakara suresinin 283. ayetinden sonra konulan "ayn" harfinin de 284. ayetten sonraya alınması lüzumu gerekçeleriyle birlikte izah edilmiştir.
Anahtar kelimeler
Tefsir, Te'vil, Tefsir'de Temel İlkeler, Secavendler
Biz insanlar kavramlarla anlaşır ve düşünürüz. Dolayısıyla kavramlar, iletişim ve fikir hayatımızın vazgeçilmez yapı taşlarıdır. Sağlıklı bir iletişim ve düşünce de ancak içerikleri doğru ve tam olarak doldurulmuş sağlıklı kavramlarla mümkündür. Söz konusu, Allah'ın Kelamı Kur'an'ı Kerim olunca, konu daha başka bir ciddiyet ve önem arz etmektedir. Mesela prensipsiz ve yöntemsiz olarak ayetlerde kast edilen mana ve maksatlara erişmek, hakikatleri tespit etmek ve uygulamak pek mümkün gözükmemektedir. Kur'an'a ve tefsire ait temel kavramları da tam olarak tanımadan ve yerinde kullanmadan da maksada erişilemez. O nedenle biz, "Tefsir ve Te'vil'de Temel İlkeler"e işaret etmeden önce, tefsir ve te'vil'den maksadımız nedir ve bu iki kavramdan biz neyi anlamaktayız; onları, Kur'an tasavvurumuzu da ortaya koyacak tarzda kısaca açıklamak istiyoruz. Çünkü bilhassa günümüzde, "Kur'an'ın yorumu" veya "Kur'an'ın falana göre yorumu". şeklinde içeriği farklı kesimlerce ve farklı olarak doldurulan bir yorum kavramı bazen tefsir, bazen te'vil, bazen de metinle ilgisi olmayan keyfi, temelsiz ve dayanaksız anlayışlar(!) yerine sıkça kullanılmaktadır. Fakat yapılan bir kısım yorumlar, çoğu zaman tefsir' ve te'vil'i, dolayısıyla ayetin lafzındaki manayı bile tam olarak yansıtmaktan uzak olabilmekte ve sanki Kur'an, isteyenin, istediği gibi anlamasına bağlı; söz sahibi yüce Allah'ın belli bir mana ve maksadı kast etmiş olması ihtimali hesaba katılmayan bir kitapmış gibi kullanılmaktadır. O nedenle biz, önce tefsir, te'vil ve her iki kavram arasındaki fark/farklar hakkındaki görüşümüzü özet halinde belirtmek, sonra da asıl konumuza "Tefsir ve Te'vil'de Temel İlkeler"i belirlerken tespit etmiş olduğumuz Secavendi'nin belirlediği hatalı iki durak işaretini ilgililerin dikkatine arz etmek istiyoruz.
I. Tefsir, Te'vil ve Aralarındaki Farklar
A. Tefsir
"Tefsir", lügatte açmak, açığa çıkarmak, açıklamak; şerh etmek, beyan etmek; üzeri kapalı olanı açmak, üzerindeki örtüyü kaldırmak; müşkil olan lafızdan murat edilen manayı açıklamak[2] gibi manalara gelmektedir.[3] Istılahi anlamda tefsir ise, Kur'an'ın lafzını Arap Dili ve Belağatı açısından tahlil/irab edip murat edilen manayı tespit ve beyan etmektir." Kısaca, "Ayetin lafzını şerh, ortaya çıkan makul manayı beyandır." da denilebilir.[4] Tefsir geleneğine göre, metinde murat edilen mana, lafzın vaz'i manasıyla bir biçimde ilgili olmak şartıyla ya lügavi ya şer'i ya da örfi olabilir; lügavi mana ise, ya hakiki ya mecazi ya da temsilidir.[5]
B. Te'vil
Te'vil kelimesi, lügatte dönmek, rücu etmek anlamına gelen 'EVL' kökünden tef'ıl kalıbında mastardır; bir şeyi döndürmek, asıl olana rücu ettirmek; inceden inceye düşünüp, takdir edip değerlendirmek gibi manalara gelmektedir.[6] İstılahta te'vil ise, mutlaka tam ve kusursuz bir tefsir/lafzi tahlil faaliyetinden sonra gelen ve devam eden anlama süreci olup; ayetin lafzi tahlilinden sonra ortaya çıkan racih manayı, - usül bilgilerine uygun, makul, güçlü ve sağlıklı karinelerle desteklenmiş olmak şartıyla - muhtemel manalarından bağlamına en uygun bir manaya çevirme faaliyetidir.
Eğer uygulanan tefsir yöntemi ile ayette kast edilen mana açık ve net olarak tespit edilmişse, artık o ayet te'vil edilemez. Çünkü tefsirle maksat hasıl olmuştur. Buna rağmen ayet te'vil edilecek olursa, bu girişimin, ayetteki mana ve maksadı aşan bir takım sübjektif anlayışlara götüreceği tartışılmayacak kadar açıktır![7] Ancak eksiksiz ve hatasız bir tefsir ve anlama sürecinden sonra lafızdan elde edilen mananın, ayette murat edilen mana olmadığı akli ya da nakli karinelerle açıkça sabit görüldüğü takdirde te'vil süreci devreye girer...
Yaptığımız bu tarif ve açıklamalardan da anlaşılıyor ki, bir ayeti te'vil edebilmek ve lafzındaki racih manayı bağlamına da uygun makul bir manaya çevirebilmek için ikisi yapılan tefsir, ikisi de te'vil hakkında elzem olan şu dört şart, asla göz ardı edilemez:
1- Tefsir'de Aranması Gereken Asgari İki Şart:
a. Yapılan lafzi tahlil sonucunda ayetin lafzından ortaya çıkan zahir/racih mana, katiyetle murat edilen mana olmamalıdır.
b. Ayetin lafzındaki açık mananın, murat edilen mana olamayacağına dair sağlam akli ya da nakli karineler bulunmalıdır...
2- Te'vil'de Aranması Gereken Şartlar:
a. Ayete verilecek muhtemel mana, ayetin lügat manalarından hakiki, mecazi, örfi, yani Arapların nazımda ya da nesirde bilfiil kullanmış oldukları, değilse Kur'an'da kullanılan bir mana olmalı ve bu mana örnek metinlerle desteklenmelidir.
b. Tercih edilen muhtemel mana, ayetin lafzına, manasına, hedefine, siyak ve sibakına uygun düşmeli ve bütün halinde Kur'an'ın muhtevasına ve dine aykırı olmamalıdır.
Bu kısa açıklamadan da anlaşılıyor ki, Tefsir ve tevil, ayette murat edilen manayı tespit için kullanılan ve bilhassa ikincisi birincisine dayalı ve ondan sonra gelen iki anlama yöntemidir. Çünkü Te'vil tefsir'den sonra gelen, onun üzerine bina edilen ve bir birinden farklı anlama sürecidir. Tefsir'de müfessir, ayetlerin lafzını tahlil edip ortaya çıkan manayı beyan etmeye çalışırken, te'vil'de, tefsir yöntemiyle gerçekleştirilen tam ve kusursuz bir lafzi tahlil sonunda açığa çıkan mana üzerindeki anlama faaliyetini zihinsel olarak sürdürür... Her ikisinde de elde edilen mana, metnin ya lafzından ya da o lafzın delalet ettiği mana ve maksattan çıkarılmış olmalıdır. Zarf-mazruf ilişkisinde olduğu gibi, ayetin/ayetlerin lafzi delaletiyle geçerli bir ilişki kurularak elde edilmeyen hiçbir mana, o ayetin ne tefsiri ne de te'vili olur.
Şurasını da belirtmeliyiz ki, ayetin manası lafzıyla sınırlı değildir; lafzıyla ya da manasıyla doğrudan bir irtibat kurulmasa bile, dolaylı olarak ayetle herhangi bir biçimde sağlıklı olarak kurulabilen irtibatlar ve anlayışlar ya özgün ve derin anlayıştır, ya "çağrışım" ya "sufi-işari delalet" ya da "ilmi-işari delalet" sayılabilir. Ancak ayetin manasından çıkarılan özgün ve derin anlayışlar hariç, çağrışım ve işari delalet'lerin hiç birisi, ne hüküm yönünden bağlayıcıdır ne de mana yönünden kesinlik ifade ederler; her üç delalet ile de elde edilen mana için: "Ayet bunu ifade ediyor" veya "etmiyor" denilemez. Bunlar, sadece kişisel ve sübjektif değerlendirmeler olarak kabul edilmelidirler. Mesela; "Allah, hidayete erdirmek istediği kimsenin gönlünü İslam'a açar; sapıklıkta bırakmak istediği kimsenin yüreğini de daraltır, sıkar; sanki o kişi güçlükle göğe yükseliyormuş gibi göğsünde bir darlık hisseder. Allah, iman etmeyeceklerin üzerine işte böyle bir murdarlık bırakır."[8] ayetindeki ". Sanki o kişi güçlükle göğe yükseliyormuş gibi göğsünde bir darlık hisseder." cümlesinin, göğe doğru yükselirken havadaki oksijenin her yüz metrede bir derece düşmesine; Nasr suresinin nüzulünün Hz. Peygamber'in ecelinin yettiği ve ölümünün yaklaştığı düşüncesine,[9] "Firavun'a git; muhakkak ki o haddi aşmıştır."[10] ayetinin de "Kalbinize yönelin, çünkü o haddi aşmıştır."[11] manasına delaletlerinin yazılıp söylendiği gibi.
C. Tefsir ve Te'vil Arasındaki Fark
İbn Abbas'dan nakledilen bir rivayete göre, "Tefsir ve te'vil aynı manadadır" denilse[12] de, kanaatimizce Kur'an'ı anlama yöntemi olarak aynı maksada hizmet etmekle birlikte, Tefsir ile te'vil süreçleri arasında, zikre değer şu iki önemli farktan söz edilebilir:
1. İmam Matüridi'nin de belirttiği gibi, tefsirde kesinlik, yani "Bu lafızdan murat edilen mana budur." denilirken, sanki Allah'ı o manaya şahit kılmak gibi bir durum vardır. Te'vil ise, kesin değildir; tefsir edilen metnin bütününden zann-ı galip ile elde edilen lafza ve bağlamına en uygun manayı tespitten ibarettir.[13]
2. Tefsir hem lafız hem mana üzerinde yürütülen bir anlama ve izah yöntemi iken, te'vil, mutlaka ayetin dilbilim yönünden lafzi tahlili yapıldıktan sonra gelen, metnin iç ve dış bütünlükleri[14] ve bağlamları da göz önünde bulundurularak lafzın diğer manaları üzerinde yürütülen ikinci bir anlama yöntemidir. Son tahlilde denilebilir ki tefsir, te'vil için gerekli olan alt yapıyı oluşturup tüm bilgileri içeren sağlam bir zemin; te'vil ise, ihtiyaç duyulduğunda tefsiri mana yönünden maksada ulaştıran mütemmim durumundadır.
Önemle belirtmeliyiz ki, tefsir ve tevil yöntemleri, ancak "hak,"[15] yani kendi özgün gerçekliğine uygun bir Kur'an tasavvuru oluşturabilecek "Tefsir İlmi" bilgisi ve bilincine sahip; Kur'an'daki ifadesiyle "İlimde derinleşmiş/rasih olan"[16] ve sırf Kelamullah'ı, ondaki gerçek ve hakikatleri anlamak amacıyla ona yönelen ilim adamlarını maksut manaya ulaştırabilir. Tefsir bilincine sahip olmayan yahut maksadı Kelamullah'ı; ondaki gerçekleri ve hakikatleri anlamak değil de Cenab-ı Allah'ın da Âl-i İmran suresinde açıkça belirttiği gibi, kalbindeki haktan sapma ve saptırma eğilimi ile birlikte fitne çıkarmak.[17] veya sahip olduğu ve mutlak bilip değişebilir ya da tashih edilebilirliğini hiç hesaba katmadığı ön yargılarını, siyasi ya da mezhebi görüşlerini Kur'an'a tasdik ettirmek yahut da gerçeğe ve hakikate erişme bilinci ve titizliğini taşımamak gibi tavırlarla amacı aşan talepler, ciddiyetsiz ve gayr-ı samimi yaklaşımlar içerisinde olan kimseler, Kur'an'ı indiriliş amacına uygun olarak tefsir ve te'vil ettiklerini iddia edemezler. Biz, altı yılı aşkın yoğun bir çalışma sonucu ve Cenab-ı Allah'ın da lütfuyla yayımlanmış olan "BEYANU'L-HAK" (Kur'an-ı Kerim'in Nüzul Sırasına Göre Tefsiri) adlı tefsirimizi yazarken, bizzat Kur'an'dan tespit edip çıkardığımız ve "Tefsir ve Te'vil'de Temel İlkeler" adını verdiğimiz bu bilinci şöyle açıklamaktayız:
II. Tefsir ve Te'vil'de Temel İlkeler
A. Tam bir Kur'an tasavvuru geliştirip, sadece ona inanmadan, Kur'an'ı amacına uygun olarak anlamak ve çağlar ötesine taşımak bizce mümkün gözükmemektedir; çünkü Kur'an'a dayalı, sağlıklı, her bakımdan etkili ve geçerli dini, ahlaki, siyasi ve sosyal tasavvurlar, ancak asli hüviyetini korumakta olan sağlıklı bir Kur'an tasavvuru ile gerçekleştirilebilir. Kanaatimizce, bugün İslam dünyasında farklı İslam anlayışlarından söz ediliyor olmasının, Kur'an-ı Kerim'de yer almamasına rağmen, Kur'an diye bir kısım ahad haberlere dayalı hükümlerin yürürlükte bulundurulmasının[18] ve Müslümanlar arasında İslami bir inanç ve düşünce birliğinin vücut bulmamasının en önemli nedenlerinden birisi, asli hüviyetini/"Hakk" koruyan ve tüm Müslümanlarca benimsenen bir Kur'an tasavvurunun henüz inşa edilememiş olmasıdır. Özet halinde belirtmek gerekirse Müslümanlar şu özelliklere sahip bir Kur'an üzerinde ittifak etmelidirler:
Kur'an-ı Kerim, ilk muhataplarından itibaren tüm insanlar;[19] özellikle de Allah'a karşı gelmekten titizlikle sakınan gerçek müminler/muttakiler için[20] indirilmiş evrensel bir yol gösterici, ilahi bir rehberdir. O da tüm yaratılmışlar ve kıyamete kadar daha nice yaratılacaklar gibi somut evrenin bir projesi niteliğindeki soyut evrenin; Kur'an'daki adıyla "Ümmülkitab"ın; İslami literatürdeki adıyla da "Levh-i Mahfuz"un ". Hakk olarak (asli hüviyetini koruyarak) indirilmiş."[21] bir parçasıdır. Daha önceki sahifeler ve ilahi kitaplar gibi, Kur'an da yüce Mevla'nın Arş'tan Arz'a uzattığı sağlam bir ipidir/"Hablimetin".[22]
Önceki ilahi kitaplardan farklı olarak Kur'an-ı Kerim, indirilmeğe başlandığı andan itibaren kıyamete dek, Allah'ın muhafazası altında olup[23] özgün varlığını korumakta;[24] dolayısıyla kısmen de olsa unutulma, değiştirilme, bozulma, metnine ilave ve eksiltmeler yapma gibi tahrifatın her çeşidine karşı[25] bizzat Allah'ın muhafazası altında bulundurulmaktadır.[26] Ona sadece temiz olanlar dokunabilme imkanına sahiptirler. [27] O, Allah tarafından,[28] sadece O'nun dilediği ve izin verdiği anlarda, tertemiz ve çok değerli yazıcı elçiler eliyle, korunup yüceltilmiş kıymetli sahifelere yazılarak[29] Levh-i Mahfuz'dan Cebrail'e nakledilmiş;[30] Cebrail de[31] kendisine intikal eden pasajları[32]yaklaşık yirmi üç yılda,[33] Arap dili ile[34] lafız, nazım, mana, beyan[35] ve "Hakk" olarak; hem de Allah istemediği sürece unutulmamak kaydıyla[36] bölüm bölüm Hz. Muhammed'in kalbine/hafızasına,[37] okuyarak indirmiş[38] "Mu'ciz"[39] bir kelamdır. Vahyin başlangıcından itibaren inzal edilen her pasaj, vahiy katipleri tarafından sahifelere yazılmış, Resulüllah'ın hane-i saadetlerinde muhafaza altına alınmış; Hz. Peygamber'in vefatından hemen sonra da – Hz. Ebu Bekir döneminde – bir komisyon tarafından cem edilip "Mushaf" haline dönüştürülmüştür. Hz. Osman döneminde beş ya da yedi nüsha halinde çoğaltılan ilk Mushaf, bize gelinceye dek kuşaktan kuşağa tevatür yoluyla nakledilmiştir. [40] Nüzulüne başlandığı andan günümüze gelinceye kadar ona ne bir beşer sözü katılmış ne de ondan bir ayet düşürülmüştür. O'nun bu şekilde muhafazasının kıyamete kadar devam edeceği muhakkaktır.
"Arapça bir kur'an (okunan bir metin) olarak" indirildiği[41] için Kur'an-ı Kerim, Arapça olan lafzı, o lisan ile okunan mu'ciz nazmı, o nazmın ihtiva ettiği manası ile "Kelamullah"tır. Elmalılı'nın da dediği gibi, "Kıraat/tilavet olunan onun manası değil, manasını en beliğ surette ifade eden nazmıdır." Arapça ise, Kelamullah'ın manasına göre nazmının mu'ciz bir şekilde telif edildiği lafzını teşkil etmektedir. O nedenle Kur'an-ı Kerim, mana, nazım, Arapça ve lafız ile birlikte insanlar için inzal edilmiş ilahi bir Kitaptır. Bu dört unsurdan birinin olmadığı söz, ilahi vasfını koruyamadığı için "Kur'an" olamaz! Çünkü onun ilahilik vasfı bu dört unsurun hepsine nüfuz etmiş temel bir niteliktir. Mesela; her ikisi de hikmet'i içermesine rağmen, "Hadis" ile "Kur'an" arasındaki en belirgin fark, bizce buradadır. Onun yazıya geçirilmesi ve kitaplaşması da yine biri olmadan diğerinin olması imkansız; öncekilerin tabiriyle birbirinin lazım-ı gayr-ı müfarıkı olan nazım ve mana ilişkisinin bir sonucudur. Elbette Allah'ın ezeli kelamının manası herhangi bir lafza ve yazıya tahsis edilemez. Zaten Allah'ın, her peygambere kendi kavminin dili ile vahiy göndermiş[42] olması da bunun delilidir. Ancak ezeli ve gayr-ı mahlûk vasfı ile tanzim edilmiş olan lafzı manasının, manası da lafzının aynası durumunda olan Nazm-ı Celil, indirilen lafızdan başka bir lisan ile tam olarak ne ifade edilebilir ne de başka bir dile tercümesi mümkündür. Kur'an'ın başka dillere, ancak tefsir ve te'vil süreçlerine dayalı tafsıli/tefsiri tercümesi yapılabilir ve caizdir.[43] İşte bu yüzden, insanlar ve cinler bir araya gelseler bile Kur'an'ın bir mislini, hatta bir pasajının mislini dahi vücuda getiremezler.
B. Kur'an-ı Kerim, indiriliş yöntemi, okunuş biçimi[44] ve yönlendirici etkisiyle köklü bir tarihi ve kültürel geçmişi olan ve tanıtıcı vasfı cehalet olarak bilinen çok tanrılı müşrik bir toplumdan, tek Allah'a inanan ve bu inanca uygun bir ahlaki, hukuki, siyasi ve sosyal düşünce ve yaşayış tarzı geliştirerek her yönden değişmiş gerçek mümin kimlik ve kişiliğine sahip fertlerden oluşmuş düzeyli bir toplumu, İslam toplumunu çıkarmış etkileyici ve değiştirici bir kitaptır. Hem de bütün baskılara, engellemelere, toplumdan dışlayıcı tavırlara ve çeşit çeşit işkencelere rağmen, alemlerin Rabbi yüce Allah tarafından çağlar ötesine örnek gösterilen; aşırılıkları olmayan, adalet vasfına sahip/vesat, yeryüzünün en medeni[45] ve en hayırlı[46] toplumunu vücuda getiren bir kitap... Ona bugün, tanrı anlayışı başka, vahiy anlayışı başka, kutsal metin anlayışı başka olan Ehl-i Kitab'ın, ellerindeki muharref Tevrat ve İncillere yaklaştıkları gibi tamamen nesnel bir yaklaşımla yaklaşılamaz! "Kutsal Metin" muamelesi reva görülemez.
C. Levh-i Mahfuz'dan inzal edilen her pasaj, evrensel niteliğiyle birlikte indirildiği zaman, mekan ve şartların arz ettiği ihtiyaca verilmiş ilahi bir cevaptır. Kur'an'ın tamamı, on üç yılı Mekke'de, on yılı da Medine'de olmak üzere, iki ayrı zaman ve zeminde, iki farklı inanç ve hayat tarzını yaşamakta olan muhataplarının güncel ve en öncelikli ihtiyaçlarına cevap olmak üzere indirildiği de bilinmektedir. O nedenle bütün halinde her ayet ya da pasaj indirildiği zaman, zemin ve şartlar çerçevesinde anlaşılmaya çalışılmalı; Mekke'de indirilen pasajlara Mekke'deki, Medine'de indirilenlere de Medine'deki tarihi bağlam göz önünde bulundurularak mana verilmelidir. Sözgelimi; Mekke'de indirilen Ankebut suresinin altıncı ve altmış dokuzuncu ayetlerindeki cihat kavramı ile Nisa suresindeki cihat kavramı aynı anlamları içermemektedirler; [47] din kavramı da öyle, daha başka kavramlar da.
D. Her kelimenin, ancak kendi bağlamında anlam kazandığı; ayetlerinse ya kendi bütünlükleri ya siyak ve sibak bütünlükleri ya pasaj bütünlüğü ya da tarihi arka plan ve Sünnet de dahil Kur'an bütünlüğü içerisinde murat edilen manayı ifade ettikleri bilinmektedir. O halde ayetler, - tarihi bağlamları da dahil zarf-mazruf ilişkisi içerisinde - önce ayet bütünlüğü, değilse siyak sibak bütünlüğü, değilse pasaj bütünlüğü; yine de anlaşılmadıysa Kur'an bütünlüğü ve dini telakki ve Sünnet göz önünde bulundurularak anlaşılmaya çalışılmalıdır. Zira pek çok ayetin, siyak ve sibakıyla birlikte tamamı görülmeden; hatta pasaj bütünlüğü, gerekirse tarihi arka planı ve sünnet de dahil Kur'an bütünlüğü göz önüne alınmadan maksadına uygun olarak anlaşıldığı söylenemez. Yani bir ayetin, müstakil olarak veya bölünerek yahut da içinden bir kısmı göz ardı edilerek ya da metin dışı bağlamı dikkate alınmadan parçacı bir yaklaşımla okunması halinde, ondan maksadı aşan, hatta İslam'ın ilkelerine aykırı manaların bile ortaya çıkacağı bilinmelidir! Öyleyse metin içi bağlam ve/veya tarihi/kültürel bağlam (metin dışı bağlam) göz önünde bulundurulduğu takdirde, o lafızdan elde edilemeyecek, diğer bir ifade ile o zarftan çıkmayacak ya da o zarfa konulamayacak bir mana ayete yüklenemez.[48]
E. İcabında, ayetlere numaralarına göre müstakil birer ayet olarak değil, içerdiği maksut manaya göre en az bir veya birden fazla ayet ya da ayetlerden oluşturulmuş tematik paragraflar halinde, mana verilmelidir.[49]
F. Mümkün olduğu ölçüde ayetlere ya da tematik paragraflara, Resulüllah'a (s.a.v.) bir vahiy halinde/bir celsede indirilen ve belli bir mana, belli bir maksat ya da belli bir hükmü ifade eden pasaj bütünlüğü göz önünde bulundurularak mana verilmelidir. Bazılarında isabet dereceleri tartışılır gibi gözükmekle birlikte bu pasajlar, Kur'an-ı Kerim'de ayın harfleriyle belirlenmeye çalışılmıştır. [50]
G. Kur'an-ı Kerim, pasajlar halinde bölüm bölüm indirilmiş[51] ve üzerinde dura dura okunup özümsenerek[52] yaşanmış bir takım yasalar, ilkeler ve öğütleri de içermektedir. O nedenle Kur'an sahih ve sağlıklı tarihi bilgiler eşliğinde kronolojik olarak okunmalıdır. Çünkü bu okuyuş biçimiyle hem peş peşe gelen (terimsel anlamda) sureler arasını hem de (terimsel anlamda) sure içerisindeki satır aralarını titizlikle okuma imkanı doğar ve sezgi gücüyle, o pasajı Arş'tan arza çeken tarihi ve kültürel arka plan ya da varsa özel bir nüzul sebebi azami ölçüde metinden tespiti mümkün olabilir. Bu yöntemle, Allah ile direkt olmasa bile, ayetin cevap teşkil ettiği ihtiyaçlar ve ihtiyaç sahipleri ile "Ne dediler?" veya "Ne yaptılar ki, Allah da böyle söyledi?" diyalektiği içerisinde makama uygun sorular sorularak, özgün mana anlaşılmaya çalışılmalıdır. Zira bilinir ki, ayetin nüzul sebebi ya da tarihi arka plan lafzındaki mana ile örtüşürse, ayetteki maksat ya da hüküm daha net olarak anlaşılmış olur. Kanaatimizce, indiriliş ve okunuş yöntemine uygun olarak kronolojik ve diyalojik bir okuyuş, Allah'ın da lütfu ile (ilm-i mevhibe/ilham) tefsir bilincine sahip ve zihni bütün her samimi okuyucuya murad-ı ilahi'yi kavrama imkanını verecektir.
H. Hz. Peygamber'in, söz, iş ve davranışlarından müteşekkil Sünneti'ni vahiy olarak değil, ama vahyin kontrolü altında vücut bulmuş hikmet olarak değerlendirmekteyiz. Sünnet, aynı zamanda Kur'an'ın hayata intikal ettirilmiş mükemmel bir pratiğidir; yaşanan Kur'an'dır; İslami hayatın ta kendisidir. Peygamber'e itaat Allah'a itaat[53] sayıldığına ve Allah'ın, ancak elçisine tabi olanları seveceği ve bağışlayacağı açıkça bildirildiğine göre, sünnete tabi olmanın da Kur'an'a ittiba olacağı muhakkaktır. Çünkü Kur'an, Hz. Peygamber'in eğitici rehberliğinde ve örnek ahlakıyla hayata uygulanmış bir kitap, sahabe de onun örnek kişiliği ve numune-i imtisal olan yol göstericiliği/hidayeti ile cehaletin ve şirkin kirlerinden arınıp bireysel ve sosyal hayatlarında adalet vasfını kazanmış en seçkin müminlerdir.[54] Bu durumda hiçbir müfessir, Kur'an'ı tefsir ederken Resulüllah'ın sünnetine ve sahabenin görüşlerine karşı müstağni davranamaz. Nitekim Ebu Hanife'nin de doğru olarak tespit ettiği gibi, Kur'an'ı anlama konusunda, Kur'an'dan sonra, itiraz edilemeyecek en önemli kaynak, hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber'dir, yani sünnet ve sahih hadistir. Sahabe ondan sonra gelir ve gerekirse görüşü Kur'an'a arz edilebilir...[55] Şu kadar var ki, Hz. Peygamber'den günümüze intikal eden hadislerde, genel anlamda bir sıhhat probleminin; sahabenin görüşünde ise kısmen de olsa, sözü doğru anlama ve ayniyle nakletme meselesinin olduğu da inkar edilemez bir gerçektir...[56] O nedenle Kur'an'ı tefsir bağlamında rivayet edilen hadis veya sahabe görüşü, eğer ayetin kendi bütünlüğü veya siyak-sibak bütünlüğü veya pasaj bütünlüğü veya Kur'an bütünlüğü içerisinde anlaşılan manasına aykırı ise bu rivayet, mutlaka yeniden ve titizlikle tahkik edilmeli, senet ve metin tenkidi yapıldıktan sonra değerlendirilmelidir... Aksi halde, ayetten anlaşılabilen makul mana ahad haberlere feda edilmiş olabilir! Bu konuda pek çok örnek göstermek mümkündür. Mesela; Bakara suresinin 284. ayeti hakkında anlatılan rivayet, Nisa sûresinin 15 ve 16. ayetlerine verilen manalar ve bu manalara bağlı olarak Nur Sûresinin ikinci ve üçüncü ayetleri arasında kurulan zorlama bir ilişki sebebiyle bu ayetlerin değerlendirilmeleri, hep böylesi ahad haberlerin ayetin lafzına tercih edilmelerinin bizce talihsiz bir sonucudur.[57]
I. Kur'an'daki bilimsel gerçek ve İlahi hakikatlere ulaşabilmek için "Usül ve yöntem" diğer adıyla Ulûmü'l-Kur'an ve Metod" bilgisi şarttır. Kur'an'ı anlamada bir başarısızlık varsa, bilinmelidir ki bu başarısızlık, temel bilgilerin ya yokluğundan ya eksikliğinden ya da yanlışlığından kaynaklanıyor olabilir; zira tefsir şuurunu oluşturacak olan doğru bilgiye sahip olunmadan ve bilgiyi doğru kullanma yöntemini bilmeden hakikate ulaşmak mümkün değildir. Usül bilgilerinin başında bütün yönleriyle dilbilimi gelir ki, bunun Arapça'daki karşılığı Lügat İlmi, Sarf İlmi, Nahiv İlmi, Bedii, Beyan, Meani, yani Belağat İlmidir. Çünkü Kur'an, sünnetullah gereği,[58] "Apaçık Arap dili"[59] ile indirilmiş ilahi bir kitaptır. Kur'an Tarihi, Kur'an İlimleri, Tefsir Usûlü ve Tefsir Tarihi de Kur'an'ı anlama konusunda dilden sonra gelen en önemli yardımcı usûl ve yöntem bilgileri ve müfessirde altyapıyı oluşturacak olan; bilinç/nosyon sahibi kılan temel enstrümanlardır. Her müfessir, mutlaka bunlara yeterli derecede sahip olmalıdır...
İ. Tefsirde amaç, Kur'an'daki kelimelerin teker teker sözlük anlamlarını belirlemek veya ayetteki kelimeleri, terkipleri, deyimleri, cümle ya da cümlecikleri dil bilimi açısından çözümlemek ve her bir öğeyi belağat açısından tanıyıp değerlendirmek olamaz... Asıl amaç, çağdaş İslam'ı yaşayabilmek için ayet veya ayetler bütünlüğü içerisinde, tarihi bağlamları da göz önünde bulundurularak Kur'an'ı doğru anlamak ve anlaşılabilir, hayata uygulanabilir bir bilgiye dönüştürmek olmalıdır. "Kelamullah"ı, anlamaktan amaç ise, metinsel ve tarihsel bağlamlarını göz önünde bulundurarak ayette kastedilen manayı tespit etmek; mümkün mertebe ayetin ruhunu, hedefini keşfedip beşeri takat ölçüsünce murad-ı ilahiyi kavramaya çalışmak; Hakk ve hakikat bilincine erişmek olmalıdır. Kalpteki apaçık fitne arzusu, zihinsel ve toplumsal tutkular, şartlanmışlık derecesindeki batıl inançlar, saplantı haline gelmiş önyargılar, savunulan fikirler, ayetlerdeki hakikatleri görmeye engel teşkil eden mezhep taassubu. müfessirin kalbindeki hakikatleri görmeye mani "zeyğ"ler, yani haktan ve hakikatten sapma meylidir.[60] Bu tür yaklaşımlarla ayetleri tefsir etmeye kalkışmak şahsı maksadını aşan manalara ve İslam dışı yorumlara götürebilir. Ayetlere, sadece tek bir perspektiften bakıp başka açılardan da bakılabileceğinin düşünülmemesinin de[61] tefsirde amaca ulaşmaya mani yaklaşım bozukluklarından olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bilinmelidir ki, "Şahsi görüşlerini Kur'an'ın getirdiklerini anlamada ölçü kabul eden ve lafızda açık olan manayı terk edip, Kur'an'ı kendi görüşüne uygun düşecek şekilde açıklayan"[62] kimseler de Kur'an'daki hakikate erişemezler; çünkü İmam Matüridi'nin ifadesiyle, "Dil kurallarını, ayetin siyak ve sibakını, sosyal ve tarihi gerçekleri hesaba katmamak, manayı istenilen tarafa çekme ve maksadını aşacak şekilde tevil etme yanlışlığından başka bir şey olamaz."[63] Yani, Allah'ın Kelamı'nı tefsirde hiçbir ilke tanımayan, siyasi, hukuki, sosyal ve bireysel inanç ve menfaati sebebiyle mutlak doğru kabul edip taviz vermeyi düşünmediği ön kabullerini esas alan ve Kur'an'a öyle yaklaşanlar için sorumluluk adına söylenecek hiçbir söz yoktur. Onlar, Hz. Peygamber'in de işaret buyurduğu gibi, "Kalplerinde sapkınlığa meyli olan o kimselerdendir..."[64]
J. İmam Gazali'nin de söylediği gibi, Kur'an, öncelikle dil, metin ve tarihsel bütünlükleri içerisinde anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bu yapılmadan, salt rivayetlere ya da müfessirlerin kendilerine özgü kanaatlerine dayalı olarak anlaşılan şey, Kur'an değil, o müfessirin anlayışı ve kültürüdür.[65] Böyle bir yaklaşım ise, müfessire doğrudan doğruya Kur'an'dan ilham alarak onun özgün ve çağdaş anlamını tespit etme ve İslam'ı asrın idrakine söyletme imkanını vermez.
Şunu da belirtmeliyiz ki, İslam dünyasında on dört asırdan beri önemli bir kültür birikimini günümüze taşıyan tefsirler, elbette reddedilemez. Fakat onlar ne Kur'an'dır ne de İslam. Kur'an-ı Kerim'in bütün insanlara söyleyeceği, bir asırda ve bütün zaman ve mekanlar için kavranıp ifade edilmiştir gerekçesiyle, artık tefsir edilmeyeceğini düşünmek de Kelamullah'ı tanımamak demektir.[66] O nedenle 'İbnu'l-vakt' (yaşadığı çağın ürünü) tabir edilen her müfessirin ya da görüş sahibinin ayete verdiği mana, onlara dayalı hükümler ve uygulamalar, mutlaka o müfessiri var eden kültürün bir yansımasıdır. Fakat yine de sistemli bir biçimde eleştiriye tabi tutulmadan okunmamalıdır.
Kur'an'ı tefsirde temel ilkeleri bu şekilde tespit ve örnek metinlerle beyan ettikten sonra, şimdi de Kur'an'ı kolay okuma ve anlama amacıyla sonradan ona konulmuş olan noktalama işaretleri mahiyetindeki secavendlere ve orada tespit ettiğimiz iki önemli durak hatasına geçebiliriz.
III. Secavendi'nin Manaya Tesir Eden Önemli Üç Durak Hatası (Veya T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığına Açık Mektup)
Kur'an, gerek Hz. Ebu Bekir döneminde, mushaf halinde, iki kapak arasında cem edilirken ve gerekse ilim merkezlerine birer adet gönderilmek üzere Hz. Osman döneminde nüshalar halinde istinsah edilip çoğaltılırken asli safiyetini koruması amacıyla ona hiçbir ilave yapılmamıştır. Fakat zamanla duyulan ihtiyaç üzerine ilk önce nokta şeklinde harflerin altına, üstüne ve önüne harekeler, sonra birbirine benzeyen harfleri ayırt etmek maksadıyla bir kısım harflerin altına ya da üstüne nokta veya noktalar konulmuştur. Daha sonra da diğer işaretler.
Kur'an'a sonradan konulan işaretlerden biri de "secavend"lerdir. Bu işaretleri koyan ilim adamı, Muhammed b. Tayfur es-Secavendi'dir (öl. 560/1165). Bunlar, aynen Türkçedeki noktalama işaretleri mahiyetindedirler. Okumayı ve anlamayı kolaylaştırmak amacıyla yerlerine konulmuşlardır. Daha sonra bu işaretlerin hepsine, Kur'an'a büyük hizmeti dokunmuş olan bu ilim adamının adıyla anılmak üzere secavendler adı verilmiştir. Bunlar Ù… – ج – ق٠– ز – ص –ق – صلي – لا – Ùƒ – عط – harfleridir.
Secavendler Kaynağında ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu Başkanlığı'ının kontrölünden geçip mührünü taşıyan Kur'an-ı Kerimlerin son sayfalarında açıklanmıştır.Mesela Hizmet Vakfı Yayınlarının tarihsiz İstanbul baskısının 4 ve 5. sayfalarında şu bilgi verilmiştir:
fi Keyfiyyeti's-Secavend el-Vaki' fi'l-Kur'ani'l-Azim başlığı altında şu bilgiler verilmiştir:
"Mim / Ù… " : Bu harf vakf alametidir; yani bu alamete gelindiği zaman durmanın gerekliliğini gösterir. Burada durma gerekliliğişer'i değil, istılahidir. Tıpkı ومايعلم تأويل إلا إلله ayetindeki إلا إلله 'da durulmasının lüzumu gibi. Okuyucu إلا إلله 'da durur, sonra da والارا سخون ÙÙŠ العلم "den başlayarak okumasını sürdürür.
"Ta /Ø· " : Bu harf, lüzum ve cevaz anlamı taşımaksızın mutlak manada durmak gerektiğini gösterir.
"Cim / ج " : Vasl ve vakfetmenin tercihe göre caiz olduğunu gösterir bir alamettir. Fakat bu alamete gelindiğinde vakfetmek evla sayılmıştır.
"Sad / ص " : Ruhsat alametidir; okuyucu, nefesinin yetmediği yerde durur, sonra da kaldığı kelimeyi tekrarlamadan, kaldığı yerden okumasını sürdürür.
"Ze / ز " : Durmanın caiz olduğunun gösterir bir alamettir. Fakat vakfetmektense vasl etmek evla sayılmıştır.
"Lamelif / لا " : Durmanın caiz olmadığını gösterir bir alamettir. Manası, "durma!"dır. Çünkü henüz mana tamamlanmamıştır! Yapılan vakf ise, zaruret sebebiyledir. Okumaya, mutlaka üzerinde vakfedilen kelimenin iadesiyle başlanır. Eğer لا ayetin sonunda ise, vakfedilir sonra iade edilmez.
"Kaf /Ù‚ " : Kurra'nın ekserisine göre vasl alametidir, buna rağmen vakf etmek de caizdir.
"Kıf / Ù‚Ù " : Vakf hususunda emirdir; manası: "Latif bir biçimde dur!" demektir. Bu alamet durmanın vasl etmekten evla olduğunu gösterir. Amaç, vakfın manada faydası olduğuna işaret etmektir.
"Ayn / ع " : Rüku' alametidir. Okuyucu, namazda rüku'a varmak isterse, bu işarete geldiğinde rükua varması münasiptir. Çünkü bu alamet, bir konunun ya da kıssanın bitip yenisinin başladığına işarettir.
"Peş peşe gelen biri üstte üç noktalar / .... " : Bu üç noktalar muanikada durmanın işaretidir. Okuyucu, eğer birinci üç noktada durursa, ikincisinde durmaz. Eğer birincisinde durmazsa, maksud mana sahih olsun diye ikinci üç noktalarda durur. Eğer ikisinde de durursa mana tamam olmaz! Bunları sakın unutma![67]
Türk okuyucusunun elindeki ve T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu'nun tetkikinden geçmiş olan tüm Kur'an-ı Kerim'lerde secavendlerden özellikle üç tanesi, bulunduğu yerlerde son derece sakıncalı gözükmektedirler. Bunlardan biri Yusuf suresi 24. ayetindeki "cim / ج", ikincisi ise Bakara suresinin 283. ayetinden sonra konulan "ayn / ع ", üçüncüsü ise Tevbe suresinin 128. ayetindeki "kaf /" Ù‚ veya "ze /ز " harfleridir. Kanaatimizce, ayetteki mananın doğru anlaşılabilmesi için bunların konuldukları yerlerden kaldırılmaları uygunsa makama münasib başkaları getirilmelidir. Yusuf suresi 24. ayetindeki "cim" harfinin yerine "durulmamalı" ve "vaslet" anlamına gelen "sıli" yahut da "sakın durma!" anlamına gelen "Lamelif" konulmalıdır. Zira ayet, tavsif olunduğu şekliyle okunduğunda, ayetin lafzındaki mana, maksadını aşan ve fahiş denilebilecek bir anlamı ifade etmektedir. Ayrıca namazdaki bu okuyuş, namazın fesadını ve mutlaka iadesini gerektireceği de muhakkaktır. Bu kısa açıklamadan sonra, şimdi de bu ayetleri metinsel bağlamları içerisinde mana ve maksatlarıyla birlikte açıklamaya çalışalım.
Yusuf Suresi 24. Ayetinin Metni
ÙˆÙØ±ÙØ§ÙˆÙØ¯Ùتْه٠الÙّتÙÙŠ Ù‡ÙÙˆÙ ÙÙÙŠ بÙيْتÙÙ‡ÙØ§ عÙÙ† Ù†ÙÙ‘ÙْسÙÙ‡Ù ÙˆÙØºÙÙ„ÙÙ‘Ù‚ÙØªÙ Ø§Ù„Ø£ÙØ¨Ù’ÙˆÙØ§Ø¨Ù ÙˆÙÙ‚ÙØ§Ù„ÙØªÙ’ Ù‡Ùيْت٠لÙÙƒÙ Ù‚ÙØ§Ù„Ù Ù…ÙØ¹Ùاذ٠اللّه٠إÙÙ†ÙÙ‘Ù‡Ù Ø±ÙØ¨Ùّي Ø£ÙØÙ’Ø³ÙÙ†Ù Ù…ÙØ«Ù’ÙˆÙØ§ÙŠÙ Ø¥ÙÙ†Ùّه٠لا٠يÙÙÙ’Ù„ÙØÙ Ø§Ù„Ø¸ÙّالÙÙ…ÙونÙÙˆÙÙ„ÙÙ‚ÙØ¯Ù’ Ù‡ÙÙ…Ùّتْ بÙÙ‡Ù ÙˆÙÙ‡ÙÙ…ÙÙ‘ بÙÙ‡ÙØ§ Ù„Ùوْلا Ø£ÙÙ† رÙّأÙÙ‰ Ø¨ÙØ±Ù’Ù‡ÙØ§Ù†Ù Ø±ÙØ¨ÙÙ‘Ù‡Ù ÙƒÙØ°ÙÙ„ÙÙƒÙ Ù„ÙÙ†ÙØµÙ’رÙÙ٠عÙنْه٠السÙÙ‘ÙˆØ¡Ù ÙˆÙØ§Ù„Ù’ÙÙØÙ’Ø´ÙØ§Ø¡ Ø¥ÙÙ†Ùّه٠مÙنْ Ø¹ÙØ¨ÙادÙÙ†ÙØ§ Ø§Ù„Ù’Ù…ÙØ®Ù’Ù„ÙØµÙينÙ
Ayetin Meali
"Evinde bulunduğu kadın Yusuf'un nefsinden kam almak istedi ve kapıları kilitleyip: 'Haydi gel!' dedi. Yusuf: 'Bunu yapmaktan Allah'a sığınırım. Zira efendim benim şahsıma/konumuma değer verdi...[68] Zalimler, asla iflah olmazlar!' dedi. Kadın ona kesin olarak karar vermiş, şayet Rabb'inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin karar verecekti... Ondan kötülüğü ve fuhşu uzak tutmak için işte böyle yaptık. Çünkü o Bizim samimi kullarımızdandı." (Yusuf, 12/23, 24)
Ayetin meali böyle olmalıdır. Çünkü bu okuyuşta, "Kadın ona/Yusuf'a kesin olarak karar vermiş. " fakat Yusuf gördüğü Rabb'inin bürhanı – ki ayette açıktır - sebebiyle "kesinlikle kadına meyletmemişti" anlamı çıkar.
Eğer, ayet Secavendi'nin koyduğu "ÙˆÙÙ„ÙÙ‚ÙØ¯Ù’ Ù‡ÙÙ…Ùّتْ بÙÙ‡Ù ÙˆÙÙ‡ÙÙ…ÙÙ‘ بÙÙ‡ÙØ§ 'dan sonraki "cim" harfi esas alınarak, yani "durmak caizdir" anlayışıyla okunur ve 'biha'dan sonra durulursa, o takdirde mana şöyle olur: "Kadın ona kesin olarak karar vermiş, Yusuf da ona kesin karar vermişti." Buna göre ayetin devamı cümleiibtidaiyye, yani başlangıç cümlesi olur. Devamı başlangıç cümlesi olduğu zaman da ayetteki mana şöyle olur: Ù„Ùوْلا Ø£ÙÙ† رÙّأÙÙ‰ Ø¨ÙØ±Ù’Ù‡ÙØ§Ù†Ù Ø±ÙØ¨Ùّه٠"Eğer (Keşke) Rabb'inin bürhanını görmeseydi!..."
Bu mana ise, hem ayette kast edilen anlam değildir hem de gördüğü bürhan, basireti ve aklı başında davranması sebebiyle hiç meyletmediği bir şeye, "Karar vermişti. " şekline dönüştürülmüş olur ki, bu anlayış Yusuf'a (as) büyük bir iftira sayılır.
İşte bu gerekçe ile "ÙˆÙÙ„ÙÙ‚ÙØ¯Ù’ Ù‡ÙÙ…Ùّتْ بÙÙ‡Ù ÙˆÙÙ‡ÙÙ…ÙÙ‘ بÙÙ‡ÙØ§ 'dan sonraki "cim" harfi mutlaka kalkmalı ve ayet vasl ile okunmalıdır. Böyle okununca ayetin manası, maksadına ve Hakk'a uygun olarak şöyle olacaktır: "Kadın ona kesin olarak karar verip meyletmiş, şayet Rabb'inin bürhanını görmeseydi Yusuf da ona kesin olarak karar verip meyledecekti. "
Benzeri bir hata da Bakara suresi 283. ayetin sonuna konulan "ayn" harfi için söz konusudur; çünkü 282, 283 ve 284. ayetler bütün halinde borçlanma/müdayene ile ilgili bir pasajdır. 284. ayeti, bu pasajdan ayırıp sonraki pasajdan saymak, bir müfessir için altından kalkılamayacak hatalara neden olabilmektedir. Şöyle ki:
Bakara Suresinin 283. Ayetinin Metni
Ù„ÙÙ„ÙÙ‘Ù‡Ù Ù…ÙØ§ ÙÙÙŠ السÙÙ‘Ù…ÙØ§ÙˆÙات٠وÙÙ…ÙØ§ ÙÙÙŠ Ø§Ù’Ù„Ø£ÙØ±Ù’Ø¶Ù ÙˆÙØ¥Ùنْ ØªÙØ¨Ù’دÙوا Ù…ÙØ§ ÙÙÙŠÛ¤ Ø£ÙÙ†ÙÙØ³ÙÙƒÙمْ Ø£Ùوْ ØªÙØ®Ù’ÙÙÙˆÙ‡Ù ÙŠÙØÙØ§Ø³ÙبْكÙمْ بÙه٠اللÙّه٠ÙÙÙŠÙØºÙ’ÙÙØ±Ù Ù„ÙÙ…Ùنْ ÙŠÙØ´Ùاۤء٠وÙÙŠÙØ¹ÙذÙّب٠مÙنْ ÙŠÙØ´ÙØ§Û¤Ø¡Ù ÙˆÙØ§Ù„Ù„Ùّه٠عÙÙ„ÙÙ‰ ÙƒÙÙ„ÙÙ‘ Ø´ÙÙŠÙ’Ø¡Ù Ù‚ÙØ¯Ùيرٌ.
Ayetin meali
"Göklerde ve yerdeki her şey Allah'a aittir. İçinizdekileri ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah'ın her şeye gücü yeter!"[69]
Kurtubi gibi bir kısım müfessirler, Bakara suresinin bu 284. ayetinin, kendinden sonra gelen "Âmenerresulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve'l-mü'minûn. " ile başlayan pasaja ait olduğunu; o ayetlerle birlikte bir mana ifade ettiğini iddia etmişlerdir. Bu anlayışa sebep olan ise Ebu Hureyre ve İbn Abbas'dan nakledilen şu rivayettir: Farklı ifadelerle anlatıldığına göre, Resulüllah'a (sav) "Ve in tübdû ma fi enfüsikum ev tuhfûhü yuhasibküm bihillah. " ayeti indirildiği zaman bu ayetin hükmü sahabeye çok ağır geldi. Çünkü Allah Tebareke ve Teala bu ayette kullarını hem bizzat yaptıkları işler hem de yapmadıkları, sadece kalplerinden geçirdikleri vesvese ve kötü düşünceler sebebiyle hesaba çekeceğini; sonra da dilediği kimseyi bağışlayacağını dilediği kimseyi de cezalandıracağını söylüyordu.
Karşı karşıya bulundukları bu ağır yük karşısında sahabilerden bir grup Resulüllah'a (sav) geldi ve: "Ya Resulallah! Bize güç yetirebileceğimiz namaz, oruç, cihat ve sadaka emredildi, biz de onları yapıyoruz; fakat bize emredilen bu ayete gücümüz yetmez." dediler. Resulüllah: "Ne demek istiyorsunuz? Siz, sizden önceki iki Ehl-i Kitab'ın (Yahudiler ve Hristiyanların) peygamberlerine dedikleri gibi: "İşittik, isyan ettik" mi demek istiyorsunuz? Sakın ha! Rabbimiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla! deyin!" buyurdu. Ashab da düşündü, hatalarını anladı ve "Rabb'imiz, biz iman ettik ve itaat ettik; bizi bağışla!" sözünü o kadar tekrar ettiler ki, neredeyse dilleri uyuşacak gibi oldu. Bunun üzerine Allah Teala "Amenerresulü bima ünzile ileyhi mirrabbihi ve'l-mü'minun. " ile başlayan pasajı indirdi. Sahabeyi denedi ve onların kendilerinden önceki Ehl-i Kitab'tan bazılarının peygamberlerine dedikleri gibi: "İşittik, isyan ettik" demediklerini; aksine, güç yetiremeyecekleri bir hükme bile "işittik ve itaat ettik. " dediklerini gördü. Sonra da indirdiği ayetlerdeki "La yükellifullahü nefsen illa vüs'aha. " ayetiyle bu, işlemedikleri halde zihinlerinden geçirdikleri vesveselerden ve kötülüklerden dolayı sahabeyi hesaba çekeceğine dair hükmü nesh etti.[70]
Ayetin bağlamını düşünmeyip, sadece bu rivayeti esas alan kimselere göre Bakara suresinin 284. ayeti şu anda mensuhtur; hükmi bir geçerliliği yoktur(!).
Oysa Tabiun'un önemli müfessirlerinden Mücahid, İkrime ve Şa'bi'nin İbn Abbas'dan naklettiklerine göre, "İçinizdekini ister gizleyin ister açığa vurun. " ayetinden maksat, zannedildiği gibi "İçinizden geçirdiğiniz vesveseler ve kötü düşünceler. " değildir; borçlanma esnasında şahit tutulan kimselerin şahit olarak bildikleri hakikati gizlemeleridir. Nitekim 283. ayette Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Şahitliği gizlemeyin; kim tanık olduğu şeyi gizlerse hiç şüphesiz kalbi günahkar olur! Allah yaptığınızı bilir. " Bir önceki 282. ayette de şahitlik üzerinde önemle durulmuş idi. Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve demiştir ki: "Göklerde ve yerdeki, küçük ve büyük her şeyin sahibi Allah'tır. Her şeyin yönetimi, yönlendirilmesi ve tasarrufu O'na aittir. O nedenle hiçbir şey O'ndan gizli olamaz. Mübarek ve Yüce Allah buyuruyor ki: 'Ey şahitler! Şahitliğinizi gizlemeyin! Kim şahit olarak bildiklerini icap ettiği zaman açıklamayıp da gizlerse kalbi günah işlemiş olur. O şahsın bunu gizlemesi de bana asla gizli kalmaz. Çünkü ben her şeyi bilirim. "[71]
Bu anlayışa göre ayet kendinden önceki borçlanma ile ilgili iki ayetle birlikte kast edilen manayı ifade etmekte ve onlar için bağlayıcı bir cümle niteliğindedir. Öyleyse bu ayet, tam bir sayfa uzunluğundaki 282. ayet de dahil şöyle okunmalıdır:
ÙˆÙØ¥Ùنْ ÙƒÙنْتÙمْ عÙÙ„ÙÙ‰ سÙÙÙØ±Ù ÙˆÙÙ„Ùمْ ØªØ¬ÙØ¯Ùوا ÙƒÙØ§ØªÙبًا ÙÙØ±ÙÙ‡ÙØ§Ù†ÙŒ Ù…ÙقْبÙÙˆØ¶ÙØ©ÙŒ ÙÙØ¥Ùنْ Ø£ÙÙ…ÙÙ†Ù Ø¨ÙØ¹Ù’ضÙÙƒÙمْ Ø¨ÙØ¹Ù’ضًا ÙÙÙ„Ù’ÙŠÙØ¤ÙدÙÙ‘ الÙّذÙÙŠ اؤْتÙÙ…Ùن٠أÙÙ…ÙØ§Ù†ÙتÙÙ‡Ù ÙˆÙÙ„Ù’ÙŠÙØªÙّق٠اللÙÙ‘Ù‡Ù Ø±ÙØ¨Ùّه٠وÙلا٠تÙكْتÙÙ…Ùوا الشÙÙ‘Ù‡ÙØ§Ø¯Ùة٠وÙÙ…Ùنْ ÙŠÙكْتÙÙ…Ù’Ù‡ÙØ§ ÙÙØ¥ÙÙ†Ùّه٠آثÙÙ…ÙŒ Ù‚ÙلْبÙÙ‡Ù ÙˆÙØ§Ù„Ù„Ùّه٠بÙÙ…ÙØ§ ØªÙØ¹Ù’Ù…ÙÙ„Ùون٠عÙÙ„Ùيمٌ ﴿٢٨٣﴾ Ù„ÙÙ„ÙÙ‘Ù‡Ù Ù…ÙØ§ ÙÙÙŠ السÙÙ‘Ù…ÙØ§ÙˆÙات٠وÙÙ…ÙØ§ ÙÙÙŠ Ø§Ù’Ù„Ø£ÙØ±Ù’Ø¶Ù ÙˆÙØ¥Ùنْ ØªÙØ¨Ù’دÙوا Ù…ÙØ§ ÙÙÙŠÛ¤ Ø£ÙÙ†ÙÙØ³ÙÙƒÙمْ Ø£Ùوْ ØªÙØ®Ù’ÙÙÙˆÙ‡Ù ÙŠÙØÙØ§Ø³ÙبْكÙمْ بÙه٠اللÙّه٠ÙÙÙŠÙØºÙ’ÙÙØ±Ù Ù„ÙÙ…Ùنْ ÙŠÙØ´Ùاۤء٠وÙÙŠÙØ¹ÙذÙّب٠مÙنْ ÙŠÙØ´ÙØ§Û¤Ø¡Ù ÙˆÙØ§Ù„Ù„Ùّه٠عÙÙ„ÙÙ‰ ÙƒÙÙ„ÙÙ‘ Ø´ÙÙŠÙ’Ø¡Ù Ù‚ÙØ¯Ùيرٌ ﴿٢٨٤﴾ "Seyahatte olup da bir katip bulamadınızsa, borca karşılık bizzat alınan rehinler de yeterlidir. Eğer birbirinize güvenmişseniz, kendisine güvenilen kimse, Rabb'i Allah'a karşı gelmekten çekinsin ve sahibine emanetini versin! Şahitliği de gizlemeyin! Kim onu gizlerse, hiç şüphesiz onun kalbi günahkar olur! Allah yaptıklarınızı bilmektedir! Göklerde ve yerdeki her şey Allah'a aittir. İçinizdekini (şahitlikle ilgili menfi düşüncelerinizi) ister açığa vurun ister gizleyin, Allah onunla sizi hesaba çekecek; sonra da dilediğini bağışlayacak, dilediğine de azap edecektir. Allah'ın her şeye gücü yeter!" (Bakara, 2/282-284)
İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Taberi, İbn Atiyye ve daha birçok müfessirin de söylediği gibi bu ayet mensuh değil, muhkemdir...
Kanaatimizce 284. ayet, siyak ve sibakı göz önünde bulundurulmadan, salt sıhhati meşkuk böyle bir rivayete istinaden tefsir edilir ve mensuh addedilirse, biri Kur'an'dan, diğeri Hadis'ten olmak üzere önemli iki İslami hüküm/değer de ilga edilmiş olur: Birincisi, Allah'ın indirdiği ayet ahad haber ile nesh edilmiş sayılacak ve şahitliğin gizlenmesi konusunda O'nun şahitleri uyarması boşa gitmiş olacaktır! İkincisi ise Hz. Peygamber'in dinde önemli bir ilkeyi belirleyen şu hadisindeki ikinci kısım anlamsız sayılacaktır: Resulüllah (sav) demiştir ki: Bir mü'min, birine bir iyilik yapmayı samimiyetle gönlünden geçirir, sonra da bunu gerçekleştirse onun için on sevap yazılır; eğer gerçekleştirme imkanı bulamadığı için yapamazsa bir sevap yazılır. Bir mümin birine bir kötülük yapmayı düşünür, sonra da kendi iradesiyle onu yapmaktan vazgeçerse mutlaka bir iyilik sevabı kazanır. [72] Ayrıca Hz. Peygamber'in: "Muhakkak ki, Allah benim ümmetimden, konuşmadıkları veya yapmadıkları sürece kalplerinden geçirdiklerini cezalandırmaktan vazgeçmiştir."[73] hadisi de bir anlam ifade etmemiş olacaktır.
Bu gerekçelere dayanarak diyoruz ki, Kur'an-ı Kerim'de, konunun/pasajın sona erdiğini ifade etmekte olan "ayn" harfi 283. ayetten sonra değil 284. ayetin sonuna konulmalıdır.
Üçüncü Bir Hata
Tevbe Suresinin 128. Ayetinin Metnin Metni
Ù„ÙÙ‚ÙØ¯Ù’جاءÙÙƒÙمْ Ø±ÙØ³Ùولٌ Ù…Ùنْ Ø£ÙÙ†ÙÙØ³ÙÙƒÙمْ Ø¹ÙØ²Ùيزٌ عÙÙ„ÙÙŠÙ’Ù‡Ù Ù…ÙØ§ عÙÙ†ÙØªÙّمْ ØÙرÙيصٌ عÙÙ„ÙيْكÙمْ Ø¨ÙØ§Ù„Ù’Ù…ÙØ¤Ù’Ù…ÙÙ†ÙÙŠÙ†Ù Ø±ÙØ¡ÙÙˆÙÙŒ Ø±ÙØÙيمٌ ﴿١٢٨﴾
Ayetin meali
"Andolsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki, işinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir, size çok düşkündür o; özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir.[74]
T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Mushafları İnceleme Kurulu'nun tetkikinden geçmiş olan Mushaflardan bir kısmında Ù„ÙÙ‚ÙØ¯Ù’جاءÙÙƒÙمْ Ø±ÙØ³Ùولٌ Ù…Ùنْ Ø£ÙÙ†ÙÙØ³ÙÙƒÙمْ Ø¹ÙØ²Ùيزٌ cümlesinin sonun durmak caizdir, fakat vasl etmek evladır anlamına gelen "ze / ز " harfi[75] bir kısmında ise"Kaf / Ù‚ " harfi bulunmaktadır. Bu alamet de yukarıda belirtildiği üzere durmanın bulunduğu kelime üzerinde, kıraat imamlarından çoğunluğunun kanaatine göre vasl etmek evla olmakla birlikte durmanın caiz olduğunu göstermektedir.Eğer bu işaretten hareketle cevaz yönü tercih edilir ve Ø¹ÙØ²Ùيزٌ kelimesinde durulacak olursa ayetin meali şöyle olur:
"Oysa içinizden size öyle bir elçi gelmiştir ki, o azizdir. " Devamındaki cümlenin manası ise şöyle olmak durumundadır: عÙÙ„ÙÙŠÙ’Ù‡Ù Ù…ÙØ§ عÙÙ†ÙØªÙّمْ ØÙرÙيصٌ "Sizi sıkıntıya düşüren şeye haris/ düşkündür. " Tabii ki bu da maksadı aşan ve gerçeğin tam tersini yansıtan bir mana olmaktadır.
O halde bu ayette Ø¹ÙØ²Ùيزٌ kelimesi üzerinde durmak caizdir tercihini bertaraf etmek için buradaki "ze / ز " ve "Kaf / Ù‚ " harfleri kaldırılmalı ve metne en uygun mana verilecek şekilde okunmalıdır. Bize göre o mana, cümle cümle şudur:
Ù„ÙÙ‚ÙØ¯Ù’جاءÙÙƒÙمْ Ø±ÙØ³Ùولٌ Ù…Ùنْ Ø£ÙÙ†ÙÙØ³ÙÙƒÙمْ "And olsun ki, size, içinizden öyle bir resul gelmiştir ki. "
Ø¹ÙØ²Ùيزٌ عÙÙ„ÙÙŠÙ’Ù‡Ù Ù…ÙØ§ عÙÙ†ÙØªÙّمْ "İşinizi sarpa sardırıp sizi sıkıntıya sokan şeyler ona çok ağır gelmektedir..."
ØÙرÙيصٌ عÙÙ„ÙيْكÙمْ "Size çok düşkündür. "
Ø¨ÙØ§Ù„Ù’Ù…ÙØ¤Ù’Ù…ÙÙ†ÙÙŠÙ†Ù Ø±ÙØ¡ÙÙˆÙÙŒ Ø±ÙØÙيمٌ "Özellikle müminlere son derece şefaktli ve merhametlidir."
Takdir yetkili mercilerindir.
25. 09. 2007.
[1] Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi e-mail: zduman®erciyes.edu.tr
[2] İbn Manzur, Ebu'l-Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mükrim, Lisanu'l-Arab, Beyrut, 1990, 'FSR' mad.
[3] Tefsir kavramı Kur'an'da, kelimenin lügat manası itibariyle açıklamak ve kast edilen manayı ortaya koymak anlamında sadece bir ayette ve tek bir defa geçmektedir: "İnkar edenler sana hiçbir temsil getirmezler ki, biz de hemen ardından sana gerçeği ve en güzel açıklamayı (tefsir) getirmiş olmayalım." (Furkan, 25/33)
[4] "Ayetin metnini şerh" ile kastımızın açılımı şöyledir: Müfessir, ayetin müfret ya da terkip halindeki lafızlarını teker teker ele alır; her birini Arap Dili ve Edebiyatı açısından, yani Sarf, Nahiv, Belağat; Bedii, Beyan, Meani ile ilgili yönlerden tahlil edip metni çözümler. Misal;إنÙÙ‘ Ø±ÙØ¨Ùّك Ù„Ø¨ÙØ§Ù„Ù…ÙØ±ØµØ§Ø¯Ù’ (Fecr, 89/14) ayetinde: إنÙÙ‘ Huruf-ı Müşebbehe bil-fi'ldir, tahkik içindir, ismini nasp haberini ref' eder; Ø±ÙØ¨ÙÙ‘ Muzaf ve إنÙÙ‘ 'nin ismidir, lafzen mansuptur, Ùƒ muzafun ileyhtir, zamirdir, lafzen mebni mahallen mecrurdur; Ù„Ø¨ÙØ§Ù„Ù…ÙØ±ØµØ§Ø¯Ù’ ise ›ibih cümle olarakإنÙÙ‘ 'nin haberidir. ب harf-i cerdir, müteallakı umum manalı fiillerden ve fail durumundaki كائنٌ 'dir. Ù…ÙØ±Ù’صاد , Ø±ÙØµÙد٠\ ÙŠÙØ±Ù’ØµÙØ¯Ù \ Ø±ÙØµÙ’دا fiilinden ism-i mekandır. Başındaki Ù„ ise, te'kid içindir der ve bu tahlile göre ortaya çıkan şudur: "Hiç şüphesiz senin Rabb'in gözetleme yerindedir. "
[4] "Murat edilen manayı izah"ın anlamına gelince. Ayetin lafzını tam ve kusursuz bir tahlilden sonra ortaya çıkan literal anlam şudur: "Kuşkusuz senin Rabb'in gözetleme yerindedir," "Kuşkusuz senin Rabb'in rasathanededir" veya "Kuşkusuz senin Rabb'in gözetlemektedir." Bu, ayetin lafzına göre ortaya çıkan, yani ayetin söylediği manadır ve mutlaka izaha ihtiyacı vardır. Çünkü Allah zaman ve mekandan münezzehtir... İzahı ise şöyledir: 'Ey mükellef kişi! Sen, sürekli olarak Rabb'inin gözetimi altında bulunuyorsun; O seni sürekli gözetlemektedir; yaptığın hiç bir şey Rabb'inin gözünden kaçmamaktadır; söz, iş ve davranışlarına dikkat etmelisin; senin bütün yaptıkların değerlendirilmek üzere kayda geçirilmektedir; "Hesap gününde" sorgulanacak ve layık olduğun karşılığı; mükafat ya da cezanı göreceksin!'
[5] Bkz. Kafiyeci, Kitabu't-Teysir fi Kava'ıdi İlmi't-Tefsir, s. 4, 5.
[6] İbn Manzur, Lisan, 'EVL' mad. Te'vil kavramı Kuran'da, lügat manaları itibariyle on beş ayette, toplam on yedi defa açıkça ve bir defa da kapalı olarak şu manalarda kullanılmı'Müteşabihat'ın bir inanca ya da tavizsiz bir önyargıya dayalı kasıtlı yorumu, 3.'Müteşabihat'taki hakikatler ve/veya onların gerçek mahiyetleri (İlk üç madde için bkz. Âl-i İmran, 3/7), 4. Bir işin veya bir olayın ya da bir durumun akıbeti, varacağı yahut varması arzu edilen sonucu (Bkz. Nisa, 4/54; İsra, 17/35), 5. Yaşanmış ya da yaşanmakta olan bir olayın iç yüzü, hikmeti (Kehf, 18/78; Yusuf, 12/82), 6. Sakındırılan azabın vukuu, haberin gerçekleşmesi (A'raf, 7/52-53¸ Yunus, 10/39), 7. Rüyada görülen şey ne ise, o görülene muvafık te'vil/yorum (Yusuf, 12/6, 21, 35, 37,44, 45,100, 101).
[7] "إذهب إلي ÙØ±Ø¹ÙˆÙ† إنه طغي" ayetinde, hitap eden Allah, muhatap Hz. Musa ve kardeşi Harun, gönderildikleri Firavun tarihte bilinen kişi, azgınlığı ise ayetlerde açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla ayetin söylediği de söylemek istediği de tefsir yoluyla tam olarak anlaşılmaktadır. Bunu te'vili hakkında İmam Gazali demiştir ki; "Firavun'a git; muhakkak ki o azıtmıştır." (Taha, 20/24) ayetini okuyup da Firavun'dan maksat katı kalptir. O halde Allah Teala kalplerinize yönelmenizi ve onları düzeltmenizi emrediyor, şeklinde te'vil yanlış bir te'vildir ve merduddur. (Gazali, İhya, I/292)
[8] En'am, 6/125.
[9] Bu sure, sahabe için bir anlamda tebliğ sürecinin de tamamlandığının; Hz. Peygamberin risalet görevinin sona ermek üzere olduğunun hüzün verici bir habercisi; Resûlüllah için ise, artık Refik-i A'la'ya yönelme ve 'Makam-ı Mahmud'a yükselme zamanının geldiğinin müjdesi olarak da telakki edilmiştir... Nitekim Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. İbn Abbas böyle düşünen sahabilerdendir... (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan, XXX/215; İbn Kesir, Tefsir, VIII/529, 530.) Fakat ayetin indiriliş maksadı ve söylemek istediği asıl mana bu değildir.
[10] Taha, 20/24.
[11] Bkz. Bursevi, Ruhu'l-Beyan (Te'vilat-ı Necmiyye'den naklen), V/388, 389.
[12] İbn Manzur, Lisan, 'FSR' mad.
[13] Bkz. Maturidi, Ebu Muhammed b. Muhammed, Tevilatu'l-Kuran, Raşid Efendi Kütüphanesi (Kayseri), No: 47, vr 1b.
[14] "Metnin İç ve Dış Bütünlükleri"nden kastımızı şöyle açıklayabiliriz: "Her kelime, ancak kendi bağlamında anlam kazanır." ilkesinden hareketle; her ayet de tarihsel bağlamı da dahil ya kendi bütünlüğü içerisinde ya siyak-sibak bütünlüğü/tematik paragraf içerisinde ya pasaj bütünlüğü ya da tarihi arka plan ve sünnet de dahil Kur'an bütünlüğü içerisinde anlam kazanır. Parçacı veya atomize yaklaşım olarak da tabir edilen; ayeti siyak ve sibakından (iç bütünlük) ayırarak veya ayetin bir bölümünü bütününden kopararak mana vermeye kalkışanlar, söz sahibinin söylediğini değil, ancak kendi istedikleri manayı verirler.
[15] "Biz onu hak (asli hüviyeti) ile indirdik o da hak olarak (asli hüviyetini koruyarak) inmiştir." (İsra, 17/105)
[16] Âl-i İmran, 3/7.
[17] Bkz. Âl-i İmran, 3/7.
[18] Mesela; recm ve rada' (evlenmede süt emme yoluyla haram olma) hakkındaki hükümler, Kur'an'da yer almamalarına rağmen, metni mensuh hükmü baki ayetler(!) bağlamında Kur'an'a dayandırılmaktadırlar.
[19] Sebe, 34/28.
[20] Bakara, 2/2.
[21] İsra, 17/105.
[22] Bkz. Âl-i İmran, 3/103.
[23] Hicr, 15/9.
[24] İsra, 17/105; Fussilet, 41/42.
[25] Krş. Vakı'a, 56/77-80.
[26] Krş. Hac, 22/52.
[27] Bkz. Vakı'a, 56/79.
[28] Nisa, 4/166; Kıyame, 75/18.
[29] Abese, 80/13-16.
[30] Büruc, 85/21, 22.
[31] Bkz. Bakara, 2/97, 98; Nisa, 4/166; Nahl, 16/102; Şu'ara, 26/192, 193; Kadr, 97/4.
[32] Pasaj'dan kastımız şudur: "Biz, Kuran'ı, insanlara dura dura okuyasın diye, okuma parçalarına ayırdık ve bölüm bölüm indirdik." (İsra, 17/106) ayetindeki "ve kur'anen faraknahu" cümlesi, Hz. Peygambere bir celsede indirilen ayet ve ayetler topluluğunu ifade etmektedir. Mesela Rasûlullah'a gelen ilk vahiyde Alak sûresinin ilk beş ayeti birinci bölüm olarak, daha sonra da geri kalan on iki ayeti (6-19), ikinci bölüm olarak toplam iki pasaj halinde indirilmiştir. 29 ayetten müteşekkil olan Fetih sûresi de bir celsede indirilen Kuran'dan bir bölümdür... Biz, hem bu realiteyi hem de sûre kelimesinin Kuran'da kullanıldığı özgün anlamı göz önünde bulundurarak, Rasûlullah'a inzal edilen her bölüme – sûre değil – pasaj adını vermeyi uygun gördük; çünkü Kuran'da sûre kelimesi, on ayette toplam on bir defa geçmekte ve hepsinde de bir konuya hasredilmiş bölüm anlamında kullanılmaktadır. Mesela Nur sûresinin 1-34. ayetlerinden oluşan ilk bölümü/pasajı şu ifade ile başlar: "Bu, indirdiğimiz ve farz kıldığımız bir sûredir..." (Nur, 24/1) Yine, "Bazı müminler derler ki: 'Keşke bir sûre indirilse de...' Evet, içinde savaşın zikredildiği, mana ve maksadı apaçık bir sûre indirilince de kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm hali kaplamış bir kişinin baktığı gibi sana dehşet içerisinde baktıklarını görürsün" (Muhammed, 48/20); "Münafıklar, kalplerindekini haber verecek bir sûrenin indirilmesinden korkmaktadırlar..." (Tevbe, 9/64), "Allah'a iman edin ve Elçisiyle birlikte cihada çıkın! diye bir sûre indirildiği zaman, içlerinden varlıklı kişiler senden izin istedi ve 'Bırak da, biz oturanlarla birlikte olalım!' dediler" (Tevbe, 9/86); "Her bir sûre indirildiğinde içlerinden biri: 'Bu, içinizden hanginizin imanını artırdı ki?!' der... Oysaki o, iman edenlerin imanlarını artırmış ve onları sevindirmiştir." (Tevbe, 9/124); "Her bir sûre indirildiğinde, 'Sizi bir gören oldu mu?' diye birbirlerine bakar; sonra da arkalarını dönüp giderler..." (Tevbe, 9/127) ayetlerinde de aynı durum söz konusudur. Görülüyor ki, bu ayetlerde de sûre kelimeleri hep, bir mana, maksat ya da hükme hasredilmiş bölüm/pasaj anlamında kullanılmıştır... Özellikle: "... Haydi, onun benzeri bir sûreyi de siz vücuda getirin!..." (Bakara, 2/23) veya "Haydi, onun benzeri on sûreyi de siz getirin!..." (Hud, 11/13) ayetlerindeki sûre kelimeleriyle kastedilenin, Bakara, Âl-i İmran ve Nisa gibi (terimsel anlamda) sûreler olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü bu sureler, kelimenin Kur'an'a özgü anlamıyla en az iki veya daha fazla sureyi/pasajı içermektedirler. O nedenle biz, Kuran'daki sûre kelimesinin, örfte yaygın olan terimsel anlamıyla karıştırılabileceğini düşündük ve Resûlüllah'a (s.a.v.)bir vahiy halinde/celsede indirilen ve siyak sibak bütünlüğü içerisinde bir mana ve maksadı ya da hükmü tam olarak ifade eden ayet ve ayetler topluluğuna pasaj adını verdik.
[33] İsra, 17/106.
[34] Şu'ara, 26/195.
[35] 'Beyan'dan kastımız, "Acelenden dolayı 'Kuran'ı' (Taha, 20/114) okumak için dilini oynatma! Hiç şüphen olmasın ki, onu 'senin kalbin'de (Şu'ara, 26/194) cem etmek ve okumak/okutturmak' (A'la, 87/6) Bize aittir; Biz onu okuduğumuzda sen onun okunuşunu takip et/dinle! Sonra onu sana beyan etmek de Bizim işimizdir." (Kıyame, 75/16-19) ayetindeki 'beyan'dır. Burada iki mana kast edilmiş olabilir: Birincisi, her bir pasajın inzali/vahyi esnasında Cebrail, Levh-i Mahfuzda Arap Dili ile soyut halde bulunan ayetleri, Allah'ın izni ve iradesi ile alıp okuyarak Hz. Peygamber'in kalbine lafız ve mana olarak ilka ederken, müfred ya da terkip halindeki kelimeler ve kavramlar; kast edilen hakiki ya da mecazi manalar; teşbih, temsil ve deyimler... varsa, uygulamaya yönelik izahlarıyla birlikte anlaşılması gereken mana halinde peygambere idrak ettirilmiş/kavrattırılmış olabilir. Tıpkı Allah'ın, "ve alleme ademe'l-esma'e külleha" (Bakara, 2/31) ayetinde Adem'e tüm isimleri müsemmalarıyla birlikte öğrettiği gibi... İkincisi, bilahare nazil olacak müfessir/mübeyyin ayetlerle veya Cebrail vasıtasıyla bir kısım ayetlerin izahı Peygamber'e öğretilmiş de olabilir. Bizce ikisi de mümkündür. Bu yüzden Hz. Peygamber'in ayeti tefsir sadedinde yaptığı sözlü ya da fiili açıklamalar, inzal edilen Kur'an'ın lafzından değil, ama mana bütünlüğüne dahil beyan olarak kabul edilmelidir. Rasûlullah'ın (sav); "Bana Kuran ve bir de onun misli verildi." hadisinin de birinci görüşü desteklediği kanaatindeyiz.
[36] A'la, 87/
[37] Şu'ara, 26/192-195.
[38] Bkz. Kıyame, 75/16-19.
[39] Mu'ciz, bir mislini veya dengini yapmaktan insanları ve cinleri aciz bırakan anlamındadır.
[40] Yani Kur'an, asli hüviyetiyle indirilmiş, o da asli hüviyetiyle inmiştir. İsra, 17/105.
[41] Yusuf, 12/2.
[42] İbrahim, 14/4.
[43] Krş. Fussilet, 41/44.
[44] "Biz onu, okuma parçaları (kur'an) halinde insanlara dura dura okuyasın diye (yaklaşık yirmi üç yılda pasajlar halinde) bölüm bölüm indirdik." (İsra, 17/106)
[45] Bkz. Bakara, 2/143.
[46] Âl-i İmran, 3/110.
[47] Krş. Ankebut, 29/6, 69: Nisa, 4/95. Şu ayet de bu konuda misal verilebilir: قل لا أسئلكم عليه أجرا إلا المودة ÙÙŠ القرربي . "De ki: Ben (risalet görevim sebebiyle) sizden, yakın akrabalıktan dolayı meveddetten başka hiçbir ücret istemiyorum." (ŞÃ»ra, 42/23) ayetine pek çok Sünni ve Şii müfessir, إلا المودة ÙÙŠ القرربي cümlesine, ayetin siyak ve sibak bütünlüğü içerisinden kopartılıp indirildiği mekan da göz önünde bulundurulmaksızın: "Ben sizden sadece Ehl-i Beyt'imi, yani Hz. Ali'yi, Hz. Fatıma'yı, torunlarım Hz. Hasan ile Hz. Huseyin'i ve onların soyundan gelecek nesilleri sevmenizi istiyorum de!" anlamını vermiştir. Bu anlayış, iki açıdan hiç de isabetli gözükmemektedir: Birincisi, ŞÃ»ra sûresi Mekke'de, Hz. Peygamber'in elçi olarak gönderilmesinin on üçüncü yılında, Medine'ye hicret etmeden önce, bir bütün halinde indirilmiştir. Hz. Ali ile Hz. Fatıma ise, ancak hicretten iki yıl sonra evlenmişlerdir... İkincisi ise şudur: Bu sûrenin indirildiği dönem, müşriklerin, Mekke'de Müslümanlara baskılarının had safhaya 'Ben, sizden hiçbir ücret istemiyorum, yakın akrabalıktan ötürü sadece haklarıma saygı göstermenizi; onu yapmıyorsunuz, hiç olmazsa düşmanca davranmamanızı istiyorum."
Lafzından da anlaşılacağı üzere, bi'setin ikinci yılında indirilmiş olan Kevser suresi de aynı gerekçe ile kurbanın dindeki vücubiyetine Kur'an'dan delil gösterilemez. Orada kast edilen, şükür kurbanı ve şükür namazı olmalıdır.
[48] Mesela Zilzal Sûresinin 8. ayetine yüklenen İslam'ın temel ilkelerine aykırı şu mana, bu konuda oldukça dikkat çekici bir örnektir: "Kim zerre miktarı hayır yaparsa (ahrette) onu(n karşılığını) görecektir, kim de zerre miktarı şer işlemişse (ahrette) onu(n karşılığını) görecektir." (Bkz. H. B. Çantay, Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, III/1211; Ahmet Tekin, Kur'an'ın Anlaşılmasına Doğru Tefsiri Meal, İstanbul, 2002, s.601; Hayreddin Karaman ve Arkadaşları, Kur'an Yolu, V/616,617 ) Oysa ahiret ve karşılık ya da sevab ve ceza kelimeleri ayette geçmemektedir; bu, çeviriyi yapan kimselerin bir tasarrufudur! Kaldı ki, dünya hayatında, ancak mümin olarak salih iş yapan ve mümin olarak ölen kimseler ahirette yaptıkları iyiliklerin karşılığını göreceklerdir; kafir ya da müşrik olarak ölenlerin dünya hayatında "yaptıkları iyilikler ve salih işler ahirette, tıpkı çölde susuzluktan içi yanan kimsenin gördüğü serap gibidir; onlar, ondan hiçbir hayır göremezler..." (Bkz. Nur, 24/39) Değişik bir temsil ise şudur: "İnkar edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgarın savurduğu kül yığını gibidir, onlar kazandıkları hayırdan hiçbir şey elde edemeyeceklerdir..." (Bkz. İbrahim, 14/18; Ayrıca bkz. Âl-i İmran, 3/91) Bu demektir ki, mümin olarak ölmeyenler, yaptıkları iyiliklerin karşılığını/sevabını ahirette göremeyeceklerdir. Mümin olarak yaşayıp mümin olarak ölen kimselere ise, "sadiku'l-va'd" olan Yüce Allah: "Eğer siz, yasaklanan büyük günahlardan uzak durursanız, Biz de sizin diğer/küçük günahlarınızı örter sizi değerli yere/cennete girdiririz." (Nisa, 4/31) ayetiyle, büyük günahlardan kaçınmış olmaları şartıyla, müminlerin küçük günahların bağışlayacağına dair sözü vermiştir. O nedenle müminler için, "Zerre ağırlığınca kötülük yapan kimse, mutlaka ahirette karşılığını görecektir." demek büyük hatadır. Kanaatimizce meallerde yapılan dinin temel ilkelerine aykırı böylesi yanlışlıkların nedeni, hem tefsirdeki kusurdan/nakilcilikten hem yöntemsizlikten; ayeti bağlamından koparıp parçacı bir yaklaşımla ele almaktan hem de siyak sibak bütünlükleri, daha sonra da Kuran bütünlüğü içerisinde yeniden ve titizlikle değerlendirmemekten kaynaklanmaktadır. Oysa bu ayet, pasaj bütünlüğü, tematik paragraf; özellikle bir önceki ayet de göz önünde bulundurularak (siyak-sibak bütünlüğü) halinde okunsaydı bu hataya düşülmeyecekti; çünkü orada şöyle denilmektedir: "... O gün bütün insanlar, amelleri kendilerine gösterilmek üzere 'kabirlerden' (Yasin, 36/51) darmadağınık halde çıkarlar; kim zerre ağırlığınca iyilik yapmışsa, amel defterinde onu görecektir, kim de zerre ağırlığınca kötülük işlemişse, o da orada onu görecektir." Biliniyor ki, hesap gününde her insana amel defteri sağından ya da solundan verilecek (Hakka, 69/19, 25) ve onlara: "Kitabını oku! Bugün sen, kendini hesaba çekmen için kafisin" denilecektir... (İsra, 17/14) "Kendisine kitabı sağ tarafından verilen kimseler, onu okuyacaklardır..." (İsra, 17/71) "...Mücrimler: 'Vay halimize! Bu nasıl kitapmış; küçük, büyük dememiş bütün yaptıklarımızı sayıp dökmüş!' diyecekler. Böylece onlar, yaptıklarını en son duruşma ve hesap gününde karşılarında hazır bulmuşlardır..." (Kehf, 18/49)
[49] Mesela; Ra'd suresinin 38 ve 39. ayetlerine H. B. Çantay'ın müstakil ayetler halinde verdiği mana ile bizim tematik paragraf halinde verdiğimiz mana karşılaştırılabilir:
"Andolsun ki biz senden önce de peygamberler göndermişiz, onlara da zevceler ve evlatlar vermişizdir. Allah'ın izni olmadıkça her hangi bir ayeti (bir mucizeyi) getirmek hiçbir peygamberin haddi değildir. Her zamanın (kulların maslahatlarına göre) yazılmış hükmü vardır."
"Allah ne dilerse (onu yapar. Bazısını) mahveder, (vücuda getirmez, bazısını da) vücuda getirir. Ana kitab O'nun nezdindedir." (Kur'an-ı Hakim ve Meal-i Kerim, I/375)
Biz bu paragrafı 37. ayetten başlatıyoruz ve şöyle bir mana çıkıyor: "37. Biz, aynı şekilde Kur'an'ı da Arapça bir hüküm olarak indirdik. Sana gelen bilgiden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan seni Allah'tan koruyacak ne bir veli ne de bir koruyucu bulunur! 38. Biz, senden önce de elçiler gönderdik; onların da hanımları ve çocukları vardı... Allah'ın izni olmadan, hiç bir peygamberin bir kitap getirmesi mümkün değildir. Her süre/dönem için bir kitap vardır; 39. Allah dilediği kitabı yürürlükten kaldırır, dilediğini yürürlüğe koyar! Zira "Ana Kitap" O'nun katındadır." Sözgelimi; M. Ö. 2000 Hz. İsa'ya kadarki dönemin kitabı Tevrat'tır, Hz. İsa'dan M. S. 610 yılına kadarki sürenin yürürlükte olan kitap İncil'dir ve M. S. 610'dan kıyamete kadar geçecek sürenin kitabı ise Kur'an-ı Kerim'dir. (Bkz. M. Zeki Duman, Kur'an-ı Kerim'in Nüzul Sırasına Göre Tefsiri, Ra'd, 88/13, 37-39 (Pek yakında Fecr Yayınevi tarafından yayımlanacaktır.)
[50] Mesela; Maide suresinin 93. ayetine, iki "ayn" harfi arasında yer alan 87-93 ayetler, yani pasaj bütünlüğü de göz önünde bulundurularak mana verildiğinde, bu ayeti, üzerindeki 90-92. ayetlerle ilişkilendirilmek yerine, pasajın başında yer alan 87 ve 88. ayetlerle ilişkilendirilmesinin daha doğru olacağı anlaşılırdı. Bu durumda "İman edip Salih amel işleyen. " müminlerin, dinde ince eleyip sık dokuma sayılacak derecede ileri giderek Allah'ın kendileri için yarattığı temiz ve hoş rızıkları haram kılmamaları gerektiği ve onlardan tüm hak sahiplerinin haklarını verdikten sonra israfa kaçmamak şartıyla bol bol yemelerinde, içmelerinde ve kullanmalarında hiçbir sakıncanın bulunmadığı anlamına erişilirdi. Böylece hem ayetin mensuh olduğu zannı zail olurdu hem de Habeşistan'a ilk hicret eden ve takva sebebiyle husyelerini aldırtmayı bile göze alacak kadar muttaki bir sahabiye "O içki içerdi. " şeklinde iftira edilmemiş olurdu. Şöyle ki:
"Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram kılmayın, aşırılığa da kaçmayın! Muhakkak ki Allah, aşırılığa kaçanları sevmez. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden, helal ve temiz olarak yeyin ve inanmakta olduğunuz Allah'a karşı gelmekten sakının!1 Allah sizi ağız alışkanlığıyla kasıtsız yaptığınız yeminlerinizden ötürü sorgulamayacak; O sizi kasıtlı olarak etmiş olduğunuz yeminlerinizden sorguya çekecektir. Bunun kefareti, ailenize yedirmekte olduğunuzun orta yollusuyla on yoksulu doyurmak veya onları giydirmek yahut da bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır. Bunlardan herhangi birine gücü yetmeyen kimse, üç gün oruç tutar. İşte, yerine getirmediğinizde yeminlerinizin kefareti budur; yeminlerinizi koruyun! Şükredersiniz diye Allah size ayetlerini böyle açıklıyor." (Maide, 5/87-89)
"Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, ancak şeytan işi pis işlerdir; onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz! Şeytan, içki ve kumar ile ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister; sizi Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan alıkoymaya çalışır. Artık buna son verecek misiniz? Allah'a itaat edin, elçisine itaat edin ve de tedbirinizi alın! Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, elçimize düşen sadece apaçık tebliğdir. İman edip de salih iş yapanlara, takvaya sarıldıkları, iman ettikleri ve salih iş yaptıkları sürece tattıkları dünya nimetinden ötürü bir günah olmaz; Allah'a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri; yine sakındıkları ve iyi oldukları sürece tattıklarından ötürü onlara bir günah yoktur!2 Allah iyileri sever.3" (Maide, 5/90-93)
Tefsir: 1. Nakledilen rivayetlerden ve devamındaki pasajlardan anlaşılıyor ki, müminlerden bazıları, belki de Allah'ın Kur'an'da medh ettiği kıssis ve rahiplere özenmişler ve takva ve zühd amacıyla, Allah'ın kendilerine helal kıldığı, temiz ve hoş rızıkları nefislerine haram kılmaya kalkışmışlar; tabir caizse, dinde ince eleyip sık dokuma eğilimine girmişlerdir... Enes'den nakledildiğine göre, sahabilerden bir grup, oturmuş dindarlıkları hakkında konuşuyorlardı. Onlardan biri, ben kalan ömrüm boyunca, hiç ara vermeksizin oruç tutacağım dedi. Diğeri gece ve gündüz namaz kılacağım, üçüncüsü de hanımımla hiç ilişkiye girmeyeceğim dedi... Bu sözleri işiten Resûlüllah (s.a.v.), yanlarına yaklaştı ve: "Şöyle şöyle söyleyenler sizler miydiniz? Vallahi ben size göre, Allah'tan daha çok korkan kimseyim, ama bazen oruç tutarım bazen tutmam, gecenin bir bölümünde kalkar namaz kılarım, bir bölümünde uyurum, hanımlarımla da bir araya gelirim... Benim sünnetimi beğenmeyen benden değildir." dedi! (Bkz. Buhari, Nikah, 1; Müslim, Nikah, 5) Bir başka rivayete göre de Resûlüllah (s.a.v.) husyelerini /testis aldırtıp, iğdiş olmak isteyen kimseyi (Osman b. Maz'un) bundan men etmiştir... (Bkz. Buhari, Nikah, 'Tebettül bahsi')
2. Taberi'nin Camiu'l-Beyan adlı tefsirinde genişçe yaptığı açıklamalara göre de Resulüllah (s.a.v.)dinde ince eleyip sık dokumayı sünnetinden yüz çevirmek olarak değerlendirmiş ve Allah'ın nimetlerine sırt çevirmeyi kesin bir dille yasaklamıştır: Nakledildiğine göre aralarında Resulüllah'ın ashabından Osman b. Maz'un, Hz. Ali, İbn Mesud ve Mikdat'ın da bulunduğu on kadar sahabi (r.a.) Osman'ın evinde toplandılar ve devamlı olarak gündüzleri oruç tutmak, geceleri uyumayıp namaz kılmak, kadınlarıyla cinsel ilişkiye girmemek, yeni elbiseler giyinmemek ve kalan ömürlerini dünya nimetlerine sırt çevirip Allah'a ibadet ile geçirmek üzere söz verip yemin ettiler. Hatta kendilerini kısırlaştırmayı bile düşünenler vardı... Resulüllah (s.a.v.) onların bu düşüncelerini işitince kendilerini yanına çağırdı ve şöyle buyurdu: "Ben böyle bir kulluk biçimi ile emrolunmadım! Sizin vücutlarınızın ve nefislerinizin sizde hakkı vardır; oruç tutun, namaz kılın, sadaka verin; ama yemeyi, içmeyi, uyumayı asla terk etmeyin! Ben geceleri, kalkar namaz da kılarım uyurum da. Bazen oruç tutar, bazen tutmam. Et yerim, hanımlarımla birlikte olurum... Dikkat edin! Ancak benim sünnetime uyan bendendir, benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir! Bir rivayete göre, hanımının Hz. Aişe'ye şikayeti üzerine Resulüllah (s.a.v.) Osman b. Maz'un'u yanına çağırdı ve ona hanımına dönmesini emretti. Osman, ben orucum deyince. Orucunu boz ve hanımına git buyurdu. Osman yemin ettiğini söyleyince, yemininin kefaretini verirsin; git hanımına. buyurdu. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan, VII/7-9)
3 İbn Abbas'tan nakledilen bir rivayete göre, içki yasaklandığı zaman bazıları dediler ki: Ya Resûlallah, bazı arkadaşlarımız midelerinde içki ile öldüler; onların durumu ne olacak? Allah bu ayetlerini indirdi ve içki yasaklanmadan önce içmiş olanlar için bir günah olmadığını bildirdi... (Bkz. İbn Kesir, Tefsir, III/181) Oysa hiçbir yasak, konulduğu andan öncesini kapsamaz. Az içmek de zarar vermez denilemez. Çünkü içki, kumar, fal oklarıyla bir şey paylaşmak, az olsun çok olsun, "Şeytan işi pislik" olarak nitelendirildiği için bunların azı ile çoğu birdir... Bize göre, 87 ve 88. ayetlerde sözü edildiği üzere asıl maksat şudur: Ey Allah'ın kulları! Şayet dindarlık arzusundaysanız, cahiliye döneminden kalma içki, kumar, dikili taşlar ve fal oklarıyla alakanızı tamamen kesin! Zira bunlar şeytanın pis işlerindendir ve takvaya da aykırıdırlar... İman ettikten sonra, takvaya sarılıp dinin yasaklarından sakınan ve sürekli salih iş yapan mümin, elbette Allah'ın helal kıldığı temiz şeylerden yer ve gerektiği ölçüde harcar; onları kendine haram kılmaz! (Krş. 5/87, 88) Bilhassa varlık içinde olup da israftan sakınan; Allah'ın hakkını; akrabanın, fakirin, yoksulun, düşkünün hakkını gözeten hiç bir mümin, yaşadığı bolluk ve refahtan ötürü sorgulanacak değildir. Çünkü Allah Teala dünya nimetlerini öncelikle müminler için yaratmıştır. ahrette ise, tüm nimetler yalnız müminlere aittir. (Bkz. A'raf, 7/32, 33) Ayrıca, "Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun, dünyadan da nasibini unutma!" (Kasas, 28/77) ayeti bu manaya da delalet eder. Resûlüllah (s.a.v.) da "Allah, aşırılığı ve hakkı çiğnemeyi yasaklamıştır; lütfettiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever..." demiştir. (Bkz. Müslim, İman, 39, 91; Ebu Davud, Libas, 29)
[51] "Biz onu, okuma parçaları (Kuran) halinde insanlara dura dura okuyasın diye (yaklaşık yirmi üç yılda pasajlar halinde) bölüm bölüm indirdik." (İsra, 17/106) Bu ayet, Kuran'ın, toptan değil, bölümler halinde tenzil yöntemiyle inzal edildiğini ifade etmektedir.
[52] 'Tertil', dizmek, sıralamak; bilhassa inciyi, estetik bir görünüm ile ipliğe dizmek; sözü en güzel bir üslup ile "doğru ve kolay bir biçimde söylemektir." (Rağıb, Müfredat, 'RTL' mad.) "Kuran'ı tertil üzere" okumak demek, indirilen her pasajı, tilavetten ziyade anlamak amacıyla ve acele etmeden, harf, kelime, terkip ve cümleleri teker teker tanıyarak, manalarını düşünerek; her ayetin, siyak ve sibakı içerisindeki lafzi manasını anlayıp pasajdaki maksad-ı ilahi'yi kavrayarak okumak demektir. "İnkar edenler: 'Kuran ona bir defada, toptan indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz, onunla senin kalbini sabit/sağlam tutmak için böyle indirdik ve onu dura dura; ayet , ayet okuduk." (Furkan, 25/32) "Sen de Kuran'ı, (inci dizer gibi) tane tane (üzerinde düşünüp anlayarak) oku!" (Müzzemmil, 73/4)
[53] Nisa, 4/80.
[54] "Muhakkak ki Allah, onlara içlerinden, Allah'ın ayetlerini okuyan, nefislerini temizleyip arındıran, kitabı ve hikmeti öğreten, kendileri gibi bir insanı elçi göndermekle müminlere büyük iyilik etmiştir. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içerisindeydiler." (Âl-i İmran, 3/164)
[55] Bkz. Hüseyin ez-Zehebi, et-Tefsir ve'l-Müfessirun, I/129; Menna' Halil el-Kattan, Mebahis fi Ulumi'l-Kur'an, s. 339.
[56] Bu konuda yapılmış bir çalışma için bkz. Bedruddin ez-Zerkeşi, Hz. Aişe'nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler (Çev. Dr. Bünyamin Erul), Ankara, 2000.
[57] Tipik bir örnek için bkz. Fahruddin er-Razi, Mefatihu'l-Ğayb, I/261.
[58] "Biz, gönderdiğimiz her elçiyi, indirilenleri kendilerine açıklasın diye hep kavminin diliyle gönderdik." (İbrahim, 14/4)
[59] Şu'ara, 26/195.
[60] "Zeyğ"den kastımız, Âl-i İmran suresinin7-9. ayetlerinde sözü edilen şu kimselerin tavrıdır: "Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun bir kısım ayetleri "muhkem"dir, Kitab'ın aslını teşkil ederler; diğerleriyse "müteşabih"tirler! Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkartmak ve arzularına göre te'vilini yapmak amacıyla onun "müteşabih"lerinin ardına düşerler. Oysa onların "te'vil"ini Allah'tan başkası bilemez! İlimde derinleşmiş olanlar: "Biz onlara iman ettik, hepsi de Rabb'imiz'in katındandır." derler. Bunu, ancak aklıselim sahipleri düşünürler! Onlar: "Rabb'imiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizin sapmasına izin verme! Katından bize bir rahmet bahşet! Kuşkusuz son derece lütûfkar olan Sensin! Rabb'imiz! geleceğinden şüphe olmayan günde insanları bir araya toplayacak olan da Sensin!" diye dua ederler. Muhakkak ki Allah verdiği sözünden caymaz!"
Ayete mana vermekten diğer bir deyişle, tefsir etmekten maksat ondaki söylenen manayı tespit etmek veya söylenmek istenen asıl manaya idrak edip onu kavramak; mümkünsemananın hakikatine erişmeye çalışmaktır. Müfessiri ayette kastedilen manadan uzaklaştıran ve hakikate ermesine mani olan her yaklaşım biçimi bir anlamda "zeyğ", yani haktan ve hakikatten sapma meyli olarak değerlendirilebilir. Kasıtlı tavırlar müfessiri Hakk'tan uzaklaştırabileceği gibi, ayette geçtiği üzere, küfre kadar da götürebilir.
[61] Ebu'd-Derda demiştir ki: "Kişi Kuran'a birkaç yönden mana vermedikçe, ondan murat edilen manayı anlayamaz." (Bkz, Gazali, İhya, I/291'den.)
[62] Kafiyeci, Kitabu't-Teysir fi Kava'ıdi İlmi't-Tefsir, s. 8. İmam Gazali de böyle bir tefsiri "ayeti tahrif" olarak değerlendirmiş ve şöyle demiştir: "Şahsın gönlünün benimsediği ve sırf bu yüzden kabul edilmesini istediği bir görüşü vardır. Bu şahıs, görüşünde haklı olduğunu ispat edebilmek için Kuran'a müracaat etmiş ve lafzında muhtemel olmayan manalarla ayetleri görüşüne delil olarak kullanmıştır. Gerçek şu ki ayetin onun fikri ile yakından ve uzaktan hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Böylece o şahıs, ayeti tahrif etmiştir. (Bkz. Gazali, İhya, I/292)
[63] Bkz. İmam Matüridi, Tevilatu Ehli's-Sünne, vr. 584 a. (Talip Özdeş, İmam Matüridi'nin Tevilatu Ehli's-Sünne' Adlı Eeserinin Tefsir Metodolojisi Açısından Tahlil ve Tanıtımı, E. Ü. Sos. Bil. Enst. Yayımlanmamış Doktora Tezi, s. 97)
[64] Krş. Buhari, Tefsir, 3, 1.
[65] Bkz. İmam Gazali, İhya, I/290.
[66] Tahsin Görgün, Klasik Anlama Yöntemlerinin (Fıkıh ve Tefsir Usûlü) İmkan ve Sınırları, s. 11.
[67] Ayrıca bkz. Prof. Dr. Abdurrahman Çetin, Kur'an İlimleri ve Kur'an-ı Kerim Tarihi, İstanbul, 1982, s. 150, 151.
[68] Yusuf 'un (as) bu düşüncesi ve sözü, onun o çirkin teklife arka dönüp kaçmasını gerektiren bürhan olmalıdır.
[69] Bakara, 2/284.
[70] Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan, III/95-97; Vahidi, Esbabu'n-Nüzul, s. 51-52; Kurtubi, el-Cami' li Ahkami'l-Kur'an, III/422-423.
[71] Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan, III/94.
[72] Farklı rivayetleri için bkz. Taberi, Camiu'l-Beyan, III/98, 100.
[73] Kurtubi, el-Cami' li Ahkami'l-Kur'an, III/422.
[74] Tevbe, 9/128.
[75] Bkz. Kur'an-ı kerim ve Açıklamalı Meali, Hayrettin Karaman (ve Arkadaşları), Ankara, 2005, s. 206.
