KUR'AN-I KERIM'DE ‘SEFAAT'
YA DA
TIKANDIGI YERDE INSANA DESTEK OLMAK
“Kim iyi bir sefaat ederse, onun da o sefaatten bir payi olur; kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.)
Sefaat denilince genellikle, mü'minlerin âhirette peygamberler, veliler ve sehitlerden bekledikleri sefaat akla gelmektedir. Bizim burada üzerinde duracagimiz sefaat bu degildir. Gerçi ileride ona da kisaca deginecegiz ama, asil konumuz yukarida, küçük baslik olarak mealini sundugumuz âyetteki sefaattir.
Arapça'da sefaat, teki çift yapmak; tükendigi yerde birinin gücüne güç katmak; ihtiyaç âninda muhtaç olana es olmak, onunla ayni yükü tasimak üzere yanina kosulmak; vesîle, araci olmak gibi manalara gelmektedir.
Bu sefaatin, yasanan hayatta pek çok çesidi olmakla birlikte biz söyle düsünelim. Hani, devlet kapisinda bir isimiz tikandiginda nüfuzlu bir dostumuza gider, deriz ya: “Ben, dosyami tamamladim; yapmam gerekenlerin hepsini tam olarak yaptim; hiçbir eksigim, kusurum yoktur... Fakat dosyam falan makama takildi kaldi. Eger ilgilenirsen çok memnun olurum...“ iste böyle bir sey...
Ragib el-Isfehanî söyle tarif etmistir: Sefaat, yardim etmek amaciyla birisine eklenmek, katilmaktir. Çogunlukla saygi ve rütbe bakimindan yüce olan kimsenin asagida olan kimseye es kosulmasi, onu desteklemesi anlaminda kullanilir. Kiyametten sonraki sefaat da bu anlamdadir. (Ragib el-Isfehanî, el- Müfredat, ‘SA' mad. s.263.)
Kurtubî de söyle demistir: Sefaatin asli, sayi bakimindan çift olmaktir. Sefî' (sefaat eden) sözü, ihtiyaç sahibine es olmasindan dolayidir. Ihtiyaçlari âninda insanlara yardimci olmak, maddi, manevî gücünden baskalarini faydalandirmak bir sefaattir. (Kurtubî, el-Cami' li Ahkâmi'l-Kur'an, V/295.)
Anlasiliyor ki sefaat, dünya hayatinda insanlarin, kendi güç ve imkânlari çerçevesinde islerini yaparken bittikleri, artik tek baslarina onu amacina uygun olarak sonuçlandirmalarinin mümkün olmadigi noktada imkâni olan bir baskasinin, talebi olsun ya da olmasin, gücü tükenen insanin yanina kosulmasi ve rüsvet almaksizin, hiçbir menfaat beklemeksizin; sirf Allah rizasi için o isi maksadina uygun olarak neticelendirinceye kadar gereken yardim ve destegi yapmasi isidir.
Bir insana, hiç karsilik beklemeden iyilik etmek, bitip tükendigi ânda isine el atmak, yardimci olmak, basarmasina katkida bulunmak... çok güzel seylerdir. Ancak bunlar her zaman olmasi gereken hususlarda olsa, insanlik boyutunda kalsa ve haksizliklara, kötülüklere vesile olmasa... elbette iyidir ve insanî bir davranistir. Ne var ki sosyal hayatta sefaat, her zaman böyle olmuyor. Kötülerin ya da kötülüklerin sefaatçilerinin de oldugu görülmekte ve bilinmektedir. Nitekim sefaat kavrami Kur'an-i Kerim'de iyi isler için kullanildigi gibi kötü isler için de kullanilmistir. Hayatta da öyle... O halde Sefaat, insanlarin islerinin niteligine göre deger kazanmaktadir. Söz gelisi iyi, akl-i selim açisindan makul ve mesru olan islerde sefaat daima iyidir; kötü, akla, dine ve vicdana aykiri islerde ise, asla sefaat edilmemelidir. Nitekim Islâm'da sefaatin iyisi tesvik edilmis, kötüsü ise ceza ile tehdit edilmistir: “Kim birine iyi bir sefaat ederse, onun da yaptigi sefaatten bir payi olur; kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.)
Allah Azze ve Celle de sefaati, “Sefaat-i hasene” ve “Sefaat-i seyyi'e” / iyi sefaat, kötü sefaat olarak iki kisma ayirmis ve her iki sefaat için de mutlaka bir payin oldugunu; sefaatlerinin niteligine göre, aracilarin sefaatlerini, karsiliksiz birakmayacagini açikça belirtmistir.
Meshur müfessirlerimizden Bursavî buradaki sefaati söyle izah etmistir: “Sefaat-i hasene”, Müslüman'in hakki gözetilen, kendisinden ser uzaklastirilan, ona iyilik saglanan, Allah'in rizasindan baska hiç bir sey beklenmeyen ve rüsvet alinmayan sefaattir. Sefaat, dinde caiz olan islerdedir; haklardan bir hakta ve uygulanmasi gereken cezalardan bir cezada / hadd sefaat caiz degildir. “ Sefaati seyyie” ise, Hasene'nin ziddidir ...”(Ismail Hakki Bursavî, Ruhu'l-Beyân, II/249)
Nitekim, Benî Mahzum kabilesinden hirsizlik etmis bir kadini kurtarmak için Kureys'ten hiç bir kimse Rasulüllah(s.a.v.)'a gitmeye cesâret edemedi. Sonuçta Rasulün en çok sevdigi Zeyd'in oglu Üsame (ra)'yi araci olarak gönderdiler. Rasulüllah onlara söyle dedi: “Ne yapmak istiyorsunuz? Benden, Allah'in hadlerinden bir haddi düsürmemi mi istiyorsunuz?... Olmaz!... Allah'a yemin olsun ki, Hirsizlik eden kadin Muhammed'in kizi Fatima da olsa, hiç tereddüt etmez, mutlaka onun da elini keserdim! (Bkz.Buhari, Fezailu Eshabi'n-Nebî, 18; Hudud, 18, Enbiya, 21/54'in tefsiri; Müslim, Hudud, 8...)
Tabiî ki Müslümana yakisan “Sefaat-i hasene” 'dir. Kötülüge araci olmak, kötülügü amacina ulastirmak; birisine gayr-i mesru bir yarar saglamak ya da hak etmeyen veya baskasina âit bir hakki ele geçirmek isteyen kimsenin gücüne güç katmak, isini kolaylastirmak, zulme destek olmak insana yakismaz. Zira “Sefaat-i seyyi'e” her bakimdan haksizi desteklemek, zalimi sevmek, zulmü alkislamak ve kötülüge bilfiil istirak etmek demektir. Daima mazlumun yaninda olup, zâlimin hasmiyim diyen yüce Allah böyle bir destekçiligi, araciligi, zulmü asla cezasiz birakmayacagini; yapan ne kadar günah ya da cezayi hak etmisse, sefaatiyle o ise katkida bulunan kisiye de o miktarda ceza verecegini va'detmistir: “... Kim de kötü bir sefaat ederse ona da sefaatine denk bir pay verilir. Allah, her seye muktedirdir.” (Nisa, 4/85.) âyeti bunu söylemektedir.
Insanlar, özellikle Müslümanlar kötülüklerde degil; Allah'in emir ve yasaklarina itaatte, iyilikte, insanlarin hayrina olan hususlarda yardimlasmakla emr olunmuslardir, dolayisiyla Allah'a ve Âhiret gününe inanan insanlar, iyilikte birbirlerine sefaat etmelidirler. Zira her insanin buna ihtiyaci olabilir; güçlerin, riziklarin tevzii bunu gerektirmektedir .(Bkz.Zuhruf, 43/32) Islam'da insanlik; mü'min-i kâmil böyle târif edilmistir: “Allah'in sana ihsan ettigi gibi sen de iyilik et!...” (Kasas, 28/77) “Ey Iman edenler! (...) Iyilikte ve takvada yardimlasiniz; günahta ve düsmanlikta birbirinize yardim etmeyiniz! Allah'tan korkunuz! Allah'in azabi çetindir. ” (Maide, 5/2.)
Rasulüllah (s.a.v.) da inananlari sefaat-i haseneye tesvik etmis ve o yoldan kazanabilecekleri sayisiz ecirden söz etmistir: “Sefaat ediniz, ecirleniniz... Allah da Nebisinin lisaniyla sevdigi seyi size hükmetsin (Bkz. Kurtubî, a.g.e., V/296.), diledigi ölçüde size ecir versin! (Bkz. Ibn Kesir, Tefsir, II/359.)
Kim, bu dünyada bir kardesinin sikintisini giderirse, Allah da onun, kiyâmetteki tüm sikintilarini giderir ”(Bkz. Buhari, Mezalim, 3; Müslim, Birr, 59, Zikr, 38) buyurmustur. Bunun aksi hizlândir; Rasulüllah (s.a.v.) bir mü'minin, kardesini zor bir durumda görüp de ona yardim elini uzatmaksizin onu sikintisiyla bas basa terk edip gitmesini, mü'mine asla yakistirmamistir .”(Bkz. Ahmed, II/68,277...)
Müslümanlardan pek çoklari ya menfaat için, veya insanlik(!) adina ya da esim, dostum, akrabam, hemsehrim, vatandasim... diyerek sefaat-i seyyi'e çesidini de yapmaktan çekinmezler. Hatta bunun gerekli oldugu kanaatinde olanlar dahi çoktur... Özellikle, hakli ya da haksiz demeden her davayi savunan avukatlar... Bunu yapanlar neticede sefaatleriyle isi amacina ulastirmislar; birisine bir seyler kazandirmislardir, ama hangi yetimin, yoksulun, mazlumun sirtindan; nasil bir yolla bir gasp suçuna, zulme istirak ettiklerini düsünmezler. Bu sefaatçiligin bir manada gaspin ya da haddi tecavüzün devlete, baska bir deyisle kamuya ya da bireylere karsi islenmis olmasi fark etmez! Çünkü asil olan, kime ve neye karsi oldugu degil; yapilanin / kötü sefaatin birisine haksiz mal ya da çikar saglarken bir baskasina zulüm, haksizlik, adaletsizlik olarak yansimasidir; gücün ve nüfuzun destegiyle mazlumun “âh!...”inin alinmis olmasidir. Atalarimizin: “Alma mazlumun âh'ini... çikar âheste âheste...” veciz sözleri bile böylesi kisileri düsündürmemektedir!...
Ibret alinmasi amaciyla Rasulüllah(s.a.v.)'in Asr-i Saadetlerinde yasanmis olan bir sefaat-i seyyi' eyi, böylelikle savunulan bir hainin kötü âkibetini ve ona karsilik Allah'in indirdigi ikazlarla dolu Kur'an'dan bir pasaji burada degerlendirmek istiyorum.
Birbirinden farkli ifadelerle, farkli kisiler tarafindan nakledilen bu olayi biz Ibn Abbas (ra)'dan nakledecegiz. Ibn Abbas demistir ki, Rasulüllah (s.a.v.)'in gazvelerinden (Rasulüllah'in da bizzat istirak ettigi savaslara ‘gazve' denir.) birinde ensardan bir sahabînin zirhi çalindi. O sahabî, zirhini çalanin kim oldugunu biliyordu. Gazve dönüsünde Rasulüllah'a geldi: Ya Rasulallah! Tu'me b. Ubeyrak benim zirhimi çaldi, dedi. Bu haberi duyar duymaz Tu'me, evinde sakladigi zirhi götürüp ‘emânet' adiyla komsusuna birakti. Sonra da kabilesine gitti vaziyeti açikladi. Yakinlarindan bir-kaç kisi konuyu görüsmek ve Tu'meyi; dolayisiyla kabilelerinin serefini kurtarmak maksadiyla geceleyin bir evde toplandilar. Burada aldiklari karara göre, Tu'me'nin evi arandiktan sonra bir de kapi komsusunun evinin aranmasi istenecek ve arandigi zaman zirh, Tu'me'nin evinden degil komsusunun evinden çikacak; kendileri böylece aklanmis olacaklardi. Nitekim öyle yapildi. Önce Tu'menin evi arandi, aranan zirh orada bulunamayinca denildi ki, bir de su eve bakilsin! O almis olabilir? Tu'me'nin: “Komsum, bu zirh emanet olarak sizde dursun,” diyerek biraktigi eve bakildi ve zirh oradan çikti. (Bkz. Ibn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azîm, II/359 vd.;Kurtubî,a.g.e.,V/375vd.) Böylece Tu'me, sahte bir yolla aklanmis, tuzaga düsürülüp iftiraya ugrayan komsusu ise, haksiz yere de olsa hirsiz pozisyonuna düsürülmüstür.
Rasulüllah (s.a.v.), dönen dolaplari bilmedigi için hiç bir suçu olmayan o sahsi, suçladi, azarladi ve cezalandirilmasini söyledi. Çünkü zirhin o evden çikmis olmasi, ev sahibinin suçlu oldugu hakkinda yeterli bir kanit sayilmisti. Bu yüzden sahsin itirazlarina dahi kulak verilmemisti!...
