Hz. PEYGAMBER’İN ÖRNEK AHLÂKINDAN BİR KESİT/ TEVEKKÜL
“Sizin için; bilhassa Allah’a ve ahiret gününe
kavuşacağını umarak Allah’ı çok zikreden kimseler için
Allah’ın elçisinde alınması gereken güzel bir örnek vardır.”[1]
Prof. Dr. M. Zeki Duman*
Peygamberler insanlar arasından seçilmiş örnek şahsiyetlerdir. Onların seçilmeleri, hiç şüphe yok ki, numune-i imtisal vasıfları sebebiyledir. Onlardaki akıl, iz’an, basiret gibi idrak kabiliyetlerinin ötesinde söz, iş ve davranışlarının tamamına yansıyan, kimlik ve kişiliklerini yücelten çelik gibi sağlam iradeleri ve güzel ahlâkları, peygamber olarak seçilmelerinin asıl sebeplerindendir. Meselâ yüce Allah, vahyin henüz ilk günlerinde indirmiş olduğu kalem suresinde “Sen ne muazzam bir ahlâka sahipsin!”[2] ayetiyle Hz. Muhammed’in daha peygamber olmadan önce insanda hayranlık uyandıracak bir ahlâka sahip olduğunu övgüyle ifade etmiştir. Zaten kavmi de ona “Muhammedülemîn” demiyor muydu?...
Her Müslüman bilir ki şu beş özellik peygamberlerin ortak vasıflarındandır: Sıdk, emanet, fetanet, ismet ve tebliğ… Bu meziyetler, her peygamberin doğruluğunu hayatı boyunca ağzından aslâ yalan çıkmadığını, güvenilirliğini; akıl, zeka ve idrak gücünün süratliliğini, günaha karşı Rabb’i tarafından korunmuşluğunu ve risâlet görevini tebliğde hiçbir zaman kusur işlemediğini ifade ederler...
Resûlüllah (s.a.v.) demiştir ki: “Teennî, iktisad, hüsn-i hâl peygamberliğin kırkta biridir…” Bu demektir ki peygamberler söz, iş ve davranışlarında hep düşünerek hareket eder, ölçülü davranır ve hiçbir zaman kötü, göze nâhoş gelen hâl ve durumlarda görünmezler. Bu yüzden onlardan hiçbir aşırılık sadır olmaz ve bu yüzden onların ahlâkı örnek alınacak derecede güzeldir…
İşte bu ve daha nice yüce ve özgün nitelikleriyle peygamberler insanlar; özellikle müminler için, hiç tereddüt gösterilmeden örnek alınacak mümtaz şahsiyetler, zaman ve zeminin elverdiği ölçüde taklit edilebilecek örnek kişilerdir. Nitekim Allah Tealâ bir ayetinde şöyle buyurmuştur:
“Sizin için; bilhassa Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağını umarak Allah’ı çok zikreden kimseler için Allah’ın elçisinde alınması gereken güzel bir örnek vardır.”[3]
Ayetteki “Güzel örnek” olarak tercüme ettiğimiz üsve kelimesi, birini örnek edinme, gittiği yoldan gitme ve onun yaptığını aynen yapma; üsve-i hasene ise, övülmüş iyi bir örnek, eşsiz ve emsalsiz bir numune; tereddüt duyulmadan taklit edilecek özgün bir misal anlamına gelmektedir.
Tanıyanlarda hayranlık uyandıran o muhteşem ahlâkın sahibi Hz. Muhammed, “âlemlere rahmet vasıflarıyla” hem dini kemâle erdirmek hem de mekârim-i ahlâkı tamamlamak üzere seçilip insanlık âlemine “en son peygamber” unvanıyla gönderilmiştir. O (s.a.v.), her yönüyle inananlara örnek bir şahsiyettir... Biz burada, onun örnek niteliklerinden sadece “Allah’a tevekkül” yönünü nakledeceğimi iki anekdotla anlatmaya çalışacağız. Tabiî ki, konuya girmeden önce tevekkül kavramı hakkında kısa bir açıklama yapmak faydalı olacaktır.
“Tevekkül,” vekîl edinmek anlamına gelen ‘vkl’ kökündendir. Vekîl, Allah’ın Esma-i Husnâ’sındandır; koruyucu, kefil ve kulların bütün ihtiyaçlarını karşılamayı üzerine alan gerçek Rab/sahip demektir. Tevekkül ise, Allah’ı kendisine vekil tayin etmek, O’na gönülden bağlanmak, teslimiyet göstermek anlamına gelir.
Tevekkül, aczinden dolayı bir insanın herhangi bir önemli işini içtenlikle güven duyduğu birisine sipariş etmesi veya mümin bir kulun üstesinden gelemediği bir işini ya da koruyamayacağı durumunu Azîz, Hakîm, Kadîr ve Alîm olarak tanıdığı Allah’a havale etmesi, O’na teslimiyet gösterip büyük bir sabır ve metanetle hakkındaki hayırlı sonucu beklemesi demektir. Bir insanın vekili de işini kendisine sipariş ettiği adına iş yapan kimsedir.[4] Günde beş vakit namazı tam olarak ikame eden gerçek müminler, en az kırk defa “Sadece sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım dileriz”[5] dedikleri ve bu duruşlarında samimi ve gerçekçi oldukları için “…Allah müminlerin velisidir ve O ne güzel bir Mevlâ ve ne güzel bir yardımcıdır!...”[6]
Bu yüzden, başta peygamberler olmak üzere her mümin, “Ey insanlar! Sizler Allah’a muhtaçsınız… Allah, O ise, zatı itibariyle zengindir ve övülmüştür….”[7] hakikati sebebiyle Allah karşısında aciz bir kul olduğunun itiraf ve inancına sahiptir; O’nun lütfu, inayeti ve desteği olmadan hayatın olmayacağının farkındadır. Hatta O’na inandığı ve yalnız O’na dayandığı içindir ki, merhum Bediuzzaman’ın da dediği gibi, nebatatın ve otların ipek kadar yumuşak, sigara kâğıdı gibi zarif damarlarının, nazik filizlerinin taş gibi sert toprağı; bazen taşları bazen de beton, asfalt gibi katı maddeleri yararak çıktığını düşünmektedir. Sırf O’na dayandıkları için, sabahları kursakları boş olarak çıkan kuşların yuvaya dönerken mutlaka hem kendilerini hem de yavrularını besleyecek harika besinlerle döndüklerini gözlemleyebilmektedirler. İşte bu sebeple ateş İbrahim’i yakmadı… Âsâ-yı Musa taşa dokunmakla on iki pınar birden fışkırdı… Gerçek müminler, bu bilgi ve bilinç ile Allah’a tevekkül eder O’nun adı ile yaşarlar…
Hayatının her lahzasında kulluk bilincinin doruk noktasını yaşamış olan Allah’ın Resûlü, Rabb’ine tevekkül konusunda da inananlara son derece güzel bir örnektir. Onun, bilhassa yaklaşık yirmi üç yıl süren peygamberlik döneminin tamamı, sadece Rabb’ine dayanma ve yalnız O’na tevekkül etme bilinci içerisinde geçmiştir. Onun risâlet hayatında bunun pek çok örneğini sıralamak mümkündür. Biz burada, bunlardan, onun sadece hicret esnasında yaşamış olduğu şu iki anektodu nakletmekle yetineceğiz:
Tevbe suresini iyi okuyanlar bilirler. Tebûk seferi, sahabeden bir kısmının gönülsüz iştirak ettiği, bir kısmının önce ağırdan alıp sonradan orduya yetişip katıldığı, bir kısmının ise nefsine mağlûp olarak “oturanlarla özürlülerle birlikte oturup” kaldığı güçlüklerle dolu bir sefer idi. Kur’an’daki ifadesiyle “Güçlük saatidir” o sefer… Buna rağmen Ensar ve Muhacirinden büyük bir kesimi hiç tereddüt göstermeden Allah’ın Elçisine tabi olmuş, hazırlığını yaparak vaktinde yola koyulmuş idi…[8] Allah Teala bu sefere katılmakta isteksiz davranan müminlere şöyle bir uyarıda bulunmuştur: “Eğer siz, Peygamber’e yardım etmezseniz, bilin ki kâfirler onu Mekke’den çıkarırlarken ve o, ikinin ikincisi olarak mağarada arkadaşına: ‘Üzülme, muhakkak ki Allah bizimledir...’ derken Allah ona yardım etmişti; Allah onun kalbine güven duygusunu indirmiş ve görmedikleri ordularla Resûlü’nü desteklemişti! Sonuçta kâfirlerin sözünü yere düşürmüş, Allah’ın sözünü ise yüceltmiştir... Allah güçlüdür, her şeyi yerli yerince yapar!”[9]
Kısaca özetlemek gerekirse, ayette söz konusu olan hadise şöyle cereyan etmişti: Allah’ın elçisi, hicret öncesinde Kureyş’in kendisini öldürmek için karar aldığını[10] haber alır almaz, can yoldaşı ve sadık dostu Hz. Ebu Bekir ile görüşüp hiç zaman kaybetmeden son tedariklerini yapıp Medine’ye hicret etmek üzere birlikte yola çıktılar. İki Allah dostu ve yolcusu, Kendilerini yakalamak amacıyla peşlerine düşecek olanları şaşırtmak için aksi istikamette bulunan Sevr dağındaki bir mağarada üç gün konakladılar… Başlarına konulan ödülü kazanmak maksadıyla artlarına düşen çapulcular, nihayet saklandıkları mağaranın önüne kadar geldikler… O esnada Hz. Ebu Bekir, Resulüllah’ı incitecekleri endişesiyle telaşe kapıldı… Kendi ifadesine göre: “Dedim ki ‘Ya Resûlallah! Şayet birisi ayaklarına baksa, ayaklarının dibinde bizi mutlaka görecektir!!’ Allah’ın Elçisi beni teskin ederek dedi ki: ‘Ya Ebâ Bekir! Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun; Allah bizi onlara hiç çiğnettirir mi?![11] “Hiç üzülme; muhakkak ki Allah bizimle beraberdir...”[12]
Evet, darda kalanların penahı, kendine sığınanların yegâne sığınağı olan yüce Mevlâ, o anda da onlarla beraberdi; hem de “Allah Resûlünün kalbine güven duygusunu indirmiş ve görmedikleri ordularla Resûlü’nü desteklemişti bile!...” Artık yeryüzünün tüm orduları bir araya gelse, ne Resûl korkuya kapılır, ne de Azîz, Hakîm olan Allah sevgili iki kulunu onların ayakları altında tepelettirirdi… Nitekim öyle de oldu… Onları yakalama hırsıyla, başlarına konulan ödüle erişme ihtirasıyla peşlerine düşen o caniler, o yüce dağın tepesine kadar çıkmışlar, iki Allah dostunun sığındıkları mağaranın önüne kadar varmışlar da eğilip içine bakmayı akıl bile edememişlerdi... İşte Allah’ın tedbiri!
Resulüllah (s.a.v.), bu hadiseden önce, Hz. Ali’yi (k.v.) yatağında yatırıp hicret amacıyla evinden çıkarken de aynı tevekkül örneğini sergilememiş miydi?
Hani inkâr edenler, seni hapsetmek veya öldürmek yahut da yurdundan çıkarmak için plânlar kuruyorlardı ya! Onlar bu plânları kurarken Allah da onların plânlarını boşa çıkarmanın plânını kuruyordu; elbette Allah plân yapanların en hayırlısıdır.”[13]
İbn Abbas’dan (ra.) nakledilmiştir. Allah ve Resûlünün düşmanı Kureyş’ten her bir kabileden seçilmiş bir kişi Daru’n-Nedve’de toplantı hâlindeydiler. O esnada İblis de ulu bir yaşlı görünümüyle o toplantıya iştirak etmek istedi. Ona: “Sen kimsin?” dediler. İblis: “Ben Necid oğullarından yaşlı bir kişiyim. Sizin önemli bir konuda toplantı yaptığınızı duydum ve ben de aranızda bulunmak istedim. Hiç şüphesiz benim görüşüm ve tavsiyem size asla bir şey kaybettirmez,” dedi. Onlar, “Elbette, buyur…” dediler. O da aralarına katıldı…
İçlerinden birisi, “Muhammed’i bir dama hapsedelim, ayaklarına ellerine bağlar vuralım, şairlerden Zühiyr ve Nabiğa gibi, zaman kendisini helak edinceye kadar oradan çıkarmayalım,” dedi. İblis öne atılarak: “Hayır, bu doğru bir görüş olamaz. Çünkü Rabb’i onu hapisten çıkarır, arkadaşlarının arasına katar… Ayrıca kavmi de onu o hâlde terk etmez, mutlaka savunacaktır…” dedi. Oradakiler: “Evet, yaşlı adam doğru söylüyor” dediler. Bir başkası, “Onu bir devenin sırtına sıkıca saralım, deveyi salıverelim gitsin; deve nereye giderse onu da alsın götürsün… Böylece ondan kurtulmuş ve rahata kavuşmuş olursunuz,” dedi. İblis, yine karşı çıktı ve: “Olmaz…” dedi, “O gittiği yerde daha fazla güçlenir, tekrar buraya gelir; onun sözlerinin ne kadar tatlı ve görüşlerinin ne kadar ikna edici olduğunu görmüyor musunuz?” dedi. Bir başkası da, “Muhammed’i öldürelim!” dedi ve düşüncesini şöyle açıkladı: “Her kabileden bir kişi olmak üzere, güçlü bir topluluk ellerinde keskin kılıçlarla gece, evinin önünde beklesin ve evinden çıkar çıkmaz hep birlikte üzerine çullanıp öldürsünler. Böyle olursa Haşim oğulları tek başına, suça iştirak eden kabilelerin hepsini karşılarına alamazlar; biz de hem ondan hem kabilesinin düşmanlığından kurtulmuş oluruz,” dedi. O toplantıda, ittifakla kabul edilen bu son görüşün uygulanmasına karar verildi.
Allah’ın Elçisini öldürmek üzere seçilen caniler, sabaha karşı Hz. Peygamberin evinin önünde toplandılar, ellerinde kılıçlarıyla öldürücü darbeyi indirmek üzere orada bekliyorlardı. O (s.a.v.), Rabb’in’den hicret emrini alır almaz, kapısının önündeki vahşilere aldırış etmeden, Hz. Ali’yi yatağına yatırdı ve Rabbine sığınarak kapıyı açtı ve onların gözü önünde büyük bir metanet ve vakarla yürüdü gitti... Onlarsa, bu şecaat karşısında ardından sadece baka kaldılar... Zira onun Rabb’ine imanı ve tevekkülü tam idi. Her sıkıntılı anında mutlaka Allah’a sığınır ve yalnız O’na güvenirdi; asla paniğe kapılmazdı.
Çünkü o biliyordu ki, “Allah seni insanlardan koruyacaktır.”[14] vaadi haktır…
O biliyordu ki, “Eğer Allah sana bir zarar vermek istemişse, onu yine O’ndan başka def edecek hiç kimse yoktur; eğer senin için bir iyilik dilemişse, O’nun lütfunu da geri çevirecek kimse olamaz!...”[15]
O biliyordu ki, “Eğer Allah’a itaat eder, rızasına uygun davranırsanız Allah sizin için mutlaka çıkış yolları açacaktır…”[16]
O hâlde: Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol…
Dipnotlar
[2] Kalem, 68/4.
[3] Ahzab, 33/21.
[4] Bkz. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, ‘VKL’ mad. XI/734; Asım Efendi, Kamus Tercemesi, ‘VKL’ mad. IV/ 143, 144.
[5] Fatiha, ¼.
[6] Enfal. 8/40.
[7] Fatır, 35/15.
[8] Tevbe, 9/117.
[9] Tevbe, 9/40.
[10] Bkz. Enfâl, 8/30.
[11] Bkz. İbn Kesir, Tefsir(muhtasarı), II/144.
[12] Tevbe, 9/40.
[13] Enfal, 8/30.
[14] Maide, 5/67.
[15] Yunus, 10/107.
[16] Enfal, 8/29.
